İlknur İgan

İlknur İgan

Çevirmen
8.1/10
36,9bin Kişi
·
177,1bin
Okunma
·
40
Beğeni
·
7,5bin
Gösterim
Adı:
İlknur İgan
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1959
1959 yılında İstanbul’da doğdu. Avusturya Kız Lisesi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Okulu, İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Köln Üniversitesi Germanistik Bölümü’nde öğrenim gördü. 1986-1991 arasında Köln’de, Almanya’nın Sesi Radyosu’nda yapımcı ve çevirmen olarak görev aldı. Anja Meulenbelt, Arno Gruen, Christa Wolf, Connie Palmen, Imre Kertész, Ingo Schulze, Peter Schneider, Tessa Korber, Alex Capus gibi yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
80 syf.
·Puan vermedi
Kitabın detaylı video incelemesi şuradadır: https://youtu.be/u8WVopbYRcs

Metin incelemesi ise aşağıdadır. Beğenseniz de beğenmeseniz de yorum yapmayı lütfen unutmayın ki "insan eleştirildikçe gelişir".

Zweig okumayı seviyorum. Özellikle de onun şu kısacık ama kocaman kitaplarını...

"Olağanüstü Bir Gece", o olağanüstü geceyi, bizi tam on altı sayfa boyunca merak ettirerek hayal ettiriyor. Hep bir gizem içinde, "Acaba ne ki?" diye heyecanla kendini okutmaya devam ediyor. Ateşli bir tutkuyla yeni baştan yaşanan 7 Haziran 1913 günü, saat öğleden sonra üçü on altı geçe...

O güne, geceye gidene kadar, başkarakterimizin her şeyi görmüş, her şeyi yaşamış, her şeye doymuş halleriyle dolduruyoruz zihnimizdeki kitap haritasını. Karaterin içsel dürtüleri, haz anlayışı, yaşama bakışı gibi konularda doğrudan onun ağzından bilgiler ediniyoruz. Sonra o an geliyor, 7 Haziran 1913 ve olmuşluktan sıkılmış bu adamın değişiminin ilk adımıyla tanışıyoruz.

"Bu olağanüstü gecenin ansızın karşıma çıkarttıkları, kapanıp kalmış ruhumun birdenbire açılması, geçmişimin en karanlık yanlarının, en gizli dürtülerimin şimdi apaçık karşımda duruyor olması tuhaftı." diyor kitapta karakterimiz. Yani geçmişinde burjuva değildi. Sonrasında burjuva oldu ve geçmişine dönük hasretini ona hatırlatan bu olağanüstü gece, onu özüne döndürmüştü.

Burjuvanın sahte "iyinti" yaşamını ince ince işleyen ve iyi olduğunu sanan burjuvanın bile aslında kötülükler içinde iyi olduğunu, onu iyileştiren şeyin bile kötü olması gerektiğini anlatan kısa ama büyük bir anlatı...

Beni düzenli olarak takip eden arkadaşlarım bilecekler ki benim "iyi kitap" anlayışım, kitapların alıntı yükü ile doğrudan ilgilidir. Yani bir kitap bana ne kadar alıntı veriyorsa o kadar iyidir. Bu bağlamda, bu küçücük, 69 sayfalık kitaptan çıkardığım tam 17 alıntı sanırım kitabın iyiliğini de anlatacaktır. Ki tekraren, bu 17 alıntı sadece benim alımlayabildiklerimden ibaret...

Ben kitabı çok beğendim. Bunca kısa ve bunca büyük eser çok nadir bulunuyor. Kıymeti bilinmelidir.

Bu gecede yaşananların ne olduğundan az sonra bahsedeceğim. Kitabı okumayanlar, aşağıda işaretle ayırdığım paragrafı da okumayıp sonrakine geçsinler :)

----- Okumayan Okumasın Başladı -----

Peki maddi değeri olduğundan haberinizin olmadığı ve daha doğrusu o anda madden değersiz olan ama birkaç saat sonra çok değerli olacak olan bir şeyi başkasından, sırf eğlenmek için almak hırsızlık mıdır? Hatta "şimdi görürsem yanlış anlaşılır..." fikrini de buna katarsak bu duruma "çalma eylemi" diyebilir miyiz?

Bahsi geçen konudan sonra kendini bulduğuna inanan karakterimiz, öncesinde içinde bulunup artık bulunmadığını iddia ettiği burjuva kitleyi ise şöyle çok güzel tanımlıyor: "... bugün öğleden sonra, benim de bir parçası olduğum o soğuk, kemikleşmiş dünyanızın dışına fırlattım kendimi, PİSTONLARIN ÜSTÜNDE DUYGUSUZCA KAYAN ve KENDİ ETRAFINDA KİBİRLE DÖNEN O BÜYÜK MEKANİZMAda sessizce çalışan bir çarktım ben de." Burjuvanın aslında ötekiliğidir buradaki. Aynı, magazin programlarında en çok seyredilen veya takip edilen ya da günümüz için daha anlamlısı olarak, sosyal medyada milyonlarca takipçiye ulaşan burjuvaların o kendi etrafında dönen kibirli, büyük, kocaman mekanizması...

Bu mekanizmanın işleyişinden sıkılanlar mı acaba sapkın yollara sapan burjuvalar? Uyuşturucuya yönelen, türlü cinsel fanteziler üreten, şiddete meyleden ve hatta cinayet işleyen yukarı tabaka insanları, birer olağanüstü gece mi yaşamışlardır bu çarkın içinden çıkabilmek için? Peki neden o çarktan çıkınca her şey anomalikleşiyor? Hastalıklaşıyor... Bir burjuva, sıradan bir yaşama "inerken" neden yolundan çıkıyor?

----- Okumayan Okumasın Bitti -----

Ben bu metni şöyle bitireceğim: Seneler önce, Hülya Avşar'ın bir magazin programına düşen bir ifadesi vardı. Diyordu ki "Jipimin içinde, püfür püfür klimayla birlikte trafikte seyrederken otobüs duraklarında bekleyen ya da yürüyerek yoluna giden insanları gördükçe gerçekten de çok üzülüyorum."

İşte bu kitap, tam da bu durumun tasviridir.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Olağanüstü Bir Gece kitabını önerdim: https://youtu.be/zAd9Y20INZM

İnsan kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok sever, bu bir gerçek. Olağanüstü Bir Gece'yi okurken benim için yazılmış bir biyografi kitabı okuyor gibi bir hisle okudum. Neden mi? Hadi beni dinleyelim isterseniz.

Zamanında herhangi bir şeye dair kıpırtı bile uyanmayışlarım, duygudan ve manevi değerlerden uzak kalışım, tam bir donukluk halinde hayata ve olaylarına karşı bakışım, yapay heyecanlarım, gösterişlerim... Bu kitap tamamen benim hafızamı tazelememi sağladı. Bunun başka bir önemi daha var benim için. Kitabın konusunun geçtiği yerler Ring Caddesi, Prater gibi mekanlar. Viyana'dayken ve kendimi tanımak için henüz bir çabam yokken bu mekanlarda bulunmuştum. 1913'te değil fakat 2013'te. 100 yıl farkımız var kitabın karakteri ile tam olarak. Fakat tek bir farkımız var ki o da, karakterin bu donukluk halinin farkındalığında olması, benim ise o zamanlar bunun farkındalığında bile olmamam. Beni benden iyi tanıyan bir arkadaşım sayesinde bunun farkına varmıştım.

Prater'de bulunduğum ve anın tadını çıkarmaya çalıştığım o zamanlarda, insanların tekrarlarından ve boş sözlerinden duyulan bir sıkılmışlık, kitabın karakterinde olduğu gibi bende de mevcuttu. Karakterin parayla yaşadığı şiddetli istemsizliği ve kabullenememezliği kendi benliğimle yaşamıştım. Karakterin bu kabullenememezlik için bir nedeni vardı fakat benim nedenlere bile ihtiyacım olmadığını hissetmiştim sanki. İlgilenmemesi gerektiğini hissettiği şeylerle ilgileniyor oluşu o kadar güzel bir bellek tazelemeydi ki benim için... Sadece o ruh halinde bulunan insan anlayabiliyor sanırım, Zweig'ın da dediği gibi; Kelimelerle anlatılamıyor bazı şeyler.

İnsanların bizim içimizdeki ruhsal dönüşümleri görememesi o kadar güzel bir nimet ki, hayatlar belki de sırf bunun için yaşanılabilir şeyler. Zira hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığı bu kitapta sık sık bahsedilen konulardan.

Kitapta bahsi geçen at yarışı mevzusu benim için insanların hayatlarını ortaya koyma ihtiyacından kaynaklanıyor. Bir risk alınıyor, en olmadık insan kazanabiliyor ve hayatı değişebiliyor sırf bu yüzden.

Sarhoşluğun en güzelinin kendini tanımak için bir kıvılcım olduğu bu hayat sadece 70 sayfalık bir kitaba sığdırılmış. Bazen lafı uzatmaya gerek yoktur, dünya size sadece Viyana'da iken bile çılgınca görünebilir.

Bunu okuyan ve beğenen Aslı Erdoğan'ın Mucizevi Mandarin kitabını da mutlaka sever diye düşünüyorum.
80 syf.
·1 günde·10/10 puan
Vicdan azabıyla yaşanır mı bilmem ama korkuyla yaşanmaz. Korkunun insan üzerindeki etkileri yaşamını nasıl da etkilediği hikayenin içinde mevcut.

Avukat eşi ve iki çocuğuyla refah bir hayat yaşayan kadın kocasını bir piyanistle aldatır. Bu durumu farkında olan başka biri sürekli kadına şantaj yapar.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
YouTube kitap kanalımda Korku kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4

"Korkmaktan korkmayalım artık. Ordular ilk hedefiniz kendiniz!" Büyük Ev Ablukada

Fobofobi. Korkmaktan korkmak. Sınırsız bir korku döngüsü içinde kalmak. Belki de neden korkacağını bilememenin verdiği bir korku girdabı.

Çağımızda herkes için bir korku çeşidi var. Bunun içinde yerfıstığı ezmesinin, yerken, damağa yapışmasından duyulan korku çeşidi olarak arakibutirofobi, sakaldan ya da sakallı kişilerden korkmanın çeşidi olarak pogonofobi ya da güzel kadınlardan korkmanın çeşidi olarak venüstrafobi gibi korku çeşitleri de var. Fakat Zweig'ı bilirsiniz. Etiketlendirmelerle vakit kaybetmez bizim Zweig. İnsanın içinde olup biten buhranları en kesif bir şekilde ne yapar ne eder ama anlatmasını bilir.

Sahi neyden korkmuyoruz ki biz artık? Her gün korkacağımız yeni şeyler çıkıyor karşımıza. Korkunun bir süreç olduğunu bildiğimizden ötürü de sonucun soru işaretleriyle dolu olması bizi daha da alt ediyor çoğu zaman. YKS ve SBS'lere giriyoruz geleceğimizden korkuyoruz, pişmanlıklar duyuyoruz geçmişimizden korkuyoruz, anı yaşayamıyoruz şimdiki zamanımızdan korkuyoruz... Sevilecek insanlar çıkıyor karşımıza ve biz sevmekten korkuyoruz, karşımızdaki insanlara onların istediği türden hareketler yapmazsak da sevilmemekten korkuyoruz... Sanki kitaptakine benzer olduğu gibi hayattaki her parçanın bize şantaj yapmaya çalıştığını düşündüğümüz bir ortamda büyüyoruz. Korkarken bile doğru dürüst korkamıyoruz, çünkü korkunun mistikliği arasında kaybolup gidiyoruz.

Damarlarımız genişliyor, kan basıncımız artıyor, kalp atış hızımız artıyor, göz bebeklerimiz büyüyor... Aynı kedilerin nereye gittiklerini bilmeden rastgele yürümeleri gibi biz de rastgele yürüyoruz ölüme kadar. En çok da ölümden korkuyoruz denilir her zaman fakat hiç ölümle barışık olmayı deniyor muyuz? Belki de o zaman korku sürecinin sonunu göreceğiz. Belki de o zaman korkularımızın yersizliğini nice özgürlüklerimizle birleştireceğiz.

Iron Maiden'ın da dediği gibi karanlığın korkusu zaten esas olan. En karanlık olan da insanın nefsiyle, vicdanıyla ve kendisiyle verdiği o savaşın rengi değil mi? Belki de senden habersiz kaç hücre intihar ediyor içinde? Yoksa Zweig bir adrenalin şırıngasının mı içinde? Kitapta bahsi geçen piyanistin, piyanonun tuşlarına vurduğunda seyircilerde oluşan ürperme gibi beynimizin vurduğu tuşlara karşı kalbimizin korkusunu engelleyebiliyor muyuz?

Sınırlarını bilmediğimiz her şey korku doludur. Zweig da insan ruhunun sınırları konusunda Freudspor'lu olduğu için senden korkuyorum Zweig. Zamanında böyle kitaplar yazabilmiş olduğun için korkuyorum. Zira senin de dediğin gibi uzaklarda iyiliksever, kocaman bir güneş gibi iyileşme umudunun olduğunu ben de biliyorum. Fakat ben zaten korkamamaktan korkuyorum. Çünkü bilim adamları yüzlerce korku çeşidi sıralarken korkamamaktan korkmanın tanımını es geçmişler. Daha tanımlandırılmamış bu korkma çeşidini 1934'ten sonra Brezilya'da senin gerçekleştirdiğini biliyorum. Hitler sana ve eşine korkamamaktan korkmayı öğretmişti çünkü. İyi ki zamanında korkmuşsun. Çünkü Allah'ın Amazon Ormanları'nda yeni böcek türleri keşfetmek varken Satranç kitabını o kesif korkuyla yazabilmişsin.

Korku deyip de geçmeyin, bir gün ruhunuzun depresif sınırlarında perende atarken olur ki Korku kitabına rastlarsanız alabildiğinize korkun diye.

Çünkü korku özgürlüktür.
80 syf.
·Beğendi
Spoiler olabilir siz yine de bir okuyun da gelin.
Yine Stefan Zweig yine tek atımlık ama sindirmesi zor,düşünce bağırsağında emilmesi daha da zor bir başyapıt. Ama dikkat çekilmesi gereken nokta bu kitabın aslında Zweig'in kaleminden çıkmamış olduğudur. Ayrıntılı bilgiyi inceleme altındaki yorumda vereceğim. :)

Bir an için çok çok aç olduğunuzu düşünün, yıllardır bir şeyler tüketmişsiniz ama hiçbir şey yememişsiniz, arayış içindesiniz ve sonra çok lezzetli ama küçücük bir tatlı(hadi baklava olsun) atmışsınız ağzınıza, bitmesin diye hareketsiz bekliyorsunuz ama eriyor, tükeniyor sonunda. İşte kitap bitince uzun zamandır hissetmediğim bu hissi tattım tekrardan. İşte dedim, incelemeye değer bir kitap.

Hepimiz hayatımızın bir döneminde bir tükenmişliğe doğru ilerleriz, yaşamın anlamsızlığı bir yana bizim yüklediğimiz, gerçek olmasını umduğumuz, hayat dağına tırmanırken kullandığımız kamamız olan anlamımız elimizden kayıp terk eder bizleri.
Duygusal bir donukluk sendromuna tutuluruz, bazısı için her şeyi yapacak parasının olmasıdır sebep; bazısı içinse hiçbir şeye sahip olamamanın acısıdır. İntihar düşüncesi de geçer zihnimizden, sanki varlığını yok olarak kanıtlamak mümkünmüş gibi.
İşte bunun son bulduğu, zamandaki bir kopma noktası vardır, Zweig buna olağanüstü bir gece demiş. Hepimizin böyle bir gecesi vardır (ya da olacaktır) kim bilir. O andan sonra başka biri oluruz,hayatımızın geri kalanında o gecenin izini taşırız. Eğer o bilet ayağımızın dibine düşmese o gece belki de hiç gerçekleşmeyecekken, kaderimiz üzerindeki etkimizin bir yanılsamadan ibaret olduğu daha iyi nasıl suratımıza çarpılabilir ki?

Yalnızlığın insan ruhunda uyandırdığı dalgalanmaları bu kadar güzel ortaya koymak, betimlemeler ve karakter analizlerindeki derinlik kendisinin bir Freud hayranı olmasının bir getirisi olsa gerek.

Toplum insanın tutkularını öyle bir köreltir ki tek tip bir insan olursunuz. Başkaları ne yapıyorsa siz de ben kimim demeden aynısını yaparsınız. Sınıfsal toplum düzeninin ve insanları belli kalıplara sığdırarak ayrıştırmanın mantıksızlığı insanların belli toplulukların akımına kapılıp onun üzerinden kendini tanımlamasının yetersizliği de bunun bir sonucudur zaten.
At yarışı yapılan stadyumun kapanmasıyla sembolize edilen, Hayat yolculuğumuzda daha fazla daha fazla diyerek kendimizi boş bir hevese kaptırmamız sonra bunun devamında hayatımızı harcamamız, sonra her şeyin bitmesi ölüm geldiğindeki ruh halimizi anlatıyor. Öfkeliyiz çaresiziz haksızlığa uğramış gibiyiz ama yapacağımız bir şey yok. Zaman celladı karşısında çaremiz var mıdır?

Kısa kitapları daha çok severim, en uzun olanlar onlardır çünkü. Birkaç saatte okunur ama sindirmesi bazen birkaç ciltlik kitap okumak kadar uzun sürer. Beynime üşüşen düşünce ırmaklarına bir su yolu açar, yön verir.
Son olarak bu kitabın modern klasikler arasında hep ayrı bir yeri olacağını biliyorum çünkü her insan zaman çizgisinin sonuna gelip aşağıya düşer ama hiç tükenmeyecek, daha da değerlenecek olan şey insanın kendini buluşunun, benliğinin okyanusunu keşfinin hikayesidir. Zweig'in ifadesiyle:

"Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”
80 syf.
Stefan Zweig insan psikolojisini inanılmaz güzel çözümleyen ve anlatan bir yazar bu kitabında da bu yönünü çok net görüyoruz.
Kocasını aldatan bir kadının yaşadığı vicdan azabı ve sürekli tehdit altında olması giderek psikolojisini darmadağın ediyor.
Yazar bunu o kadar güzel yansıtmış ki oturduğunuz yerden sizde aynı gerginliği yaşıyorsunuz ve kitap bitmeden elinizden bırakamıyorsunuz.
Korkularımız bizi etkisi altına alan ve başka bir şey düşünmeye dahi imkan vermeyen büyük bir güç.
Özellikle yarattığı belirsizliğin getirdiği gerginlik ve huzursuzluk insanı en çok yoran tarafı.
Yazarın da dediği gibi: “Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.
”Korkularımızla yüzleşmemiz ve kaçmamamız gerekir bu her ne kadar zor olsada bizi güçlü kılar çünkü kaçtıkça kendimizden uzaklaşır ve kendimiz olmayı unuturuz.
Şimdiden keyifli okumalar :)
88 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
En sevdiğim Zweig eserleri arasında yeri çok sağlam olmuştur. Akıcı, merak uyandıran, insan ve çocuk psikolojisin derinlemesine ve en fevkalade şekliyle okuyucuya geçirildiği muazzam bir eser... Sevgi ve ilgiden yoksun birinin hayatın acımasızlıkları karşısında olgunlaşmaya başlamasını konu ediyor. Diğer kitaplarında olduğu gibi karakterlerinde biraz Zweig'i görür gibi oluyorsunuz
Spoiler...
Oldukça çapkın, genç ve yakışıklı bir baron'un tatil için gittiği otelde vakit geçirebileceği, birlikte olabileceği bir kadın araması üzerine başlıyor hikaye. Kadını bulduğunda ona ulaşmak için kadının on iki yaşındaki oğlu Edgar'la tanışıp arkadaş olması yani aslında onu kandırarak hedefine ulaşmaya çalışması ve bunu başardığında çocuğun yaşadığı kandırılmışlık hissi, hayal kırıklığı ve yetişkin oyunları karşındaki çaresiz kalışı... Bir yetişkinin arkadaşlığına kendisi alıştıran ve bu arkadaşlığı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Edgar'ın ruh hali geçiyor okuyucuya.
70 syf.
·4 günde·9/10 puan
-Spoiler içermez-
Korku; kendini en fazla hissettiren duygulardan biridir nazarımda. Şaşkınlık gibi kısa sürmez, aşk gibi parlayıp sönmez, üzüntü gibi unutulup gitmez... Yıllarca aynı frekansla korkabilir bir insan. Korkmaya uykusunda bile devam edebilir. Korku rüyalara bile sirayet edebilir. Korkuyu alt etmek zordur, öğrenmemiz gereken şey onunla birlikte yaşamaktır belki de. Şayet korkuyla nasıl baş edeceğini bilmezse insan onun tutsağı olur. Artık hayatının geri kalanına kendisi değil korkuları hükmeder. Huzurunu kaybeder, iradesini kaybeder, muhakeme yeteneğini, özgüvenini, neşesini kaybeder. İşte korkunun ne denli güçlü olduğunu bilen Zweig, kitabının merkezine bu duyguyu oturtmuş, ortaya kısa ama etkili bir eser çıkarmıştır.

Kocasını aldatan Irene, sevgilisinin metresinin uyguladığı şantajlar karşısında utanmayla karışık korkuya kapılır. Bu korku onu ele geçirir ve şantajcısına boyun eğer. Her isteğini yerine getirmesine rağmen şantajcı her seferinde daha fazlasını ister. Çünkü bir kere boyun eğmiştir artık. Korktuğunu göstermiş, onu cesaretlendirmiştir. Böylece günden güne hem maddi hem de manevi kayıplar yaşamaya başlamıştır. Sokağa çıkamaz, kocasının her hareketinde ve konuşmasında ima arar olmuştur, kendini neşeli göstermeye çalıştıkça hareketleri sunileşmiştir, değişmiş ve bu değişimi herkes tarafından farkedildiği için üzerinde baskı hissetmeye başlamıştır. Üstelik kocasının kendine karşı şefkatli davranışları ona kendini daha kötü hissettirmiştir çünkü bu onun çektiği azapları azaltmak yerine artırmıştır. İtiraf etmek, af dilemek istemiş ancak bu gücü kendinde bulamamıştır. Korkuyla yaşamayı da beceremeyince son çare olarak ölüme başvurmuştur ve devamında ne olduğunu söyleyerek spoiler vermeyeceğim merak etmeyin.

Irene'nin kocası Fritz... Bu karaktere değinmeden geçmek haksızlık olur çünkü beni çok etkiledi. Duruşu, olaylara yaklaşımı ve düşünme tarzı çok hoşuma gitti. Belki avukat olduğu için bu kadar yakın hşssetmiş ve etkilenmişimdir, bilmiyorum. Ama aynı anda sert ve yumuşak olmasını çok sevdim. Karısına karşı hem saygılı hem şefkatli hem de otoriter ve sert. Bir baba olaraksa prensip sahibi, ilgili, kuralcı ve adil. Az konuşarak insanlar üzerinde etkili olmayı başarabilmiş. Ağırbaşlı. Güven uyandırıcı. Ama aynı zamanda mesafeli ve bazen korkutucu... Bazı kitap karakterlerinin ete kemiğe bürünüp hayatıma girmelerini istiyorum. Sanırım Fritz de onlardan biri.

Oldukça kısa ve kolay okunan bir kitap. Ama bu kadar kısa olması çok da hoşlandığım bir durum değil benim. Öyküler; romanlar kadar tatmin etmiyor beni. İçine girmekte ve kitabı yaşamakta zorlanıyor, daha içselleştirmeyi başaramamışken bitiriveriyorum bir anda. Yine de Zweig okumaya devam edeceğimi düşünüyorum çünkü insan davranışlarına dair isabetli tespitleri var. Ruh çözümlemeyi ve bunu bize aktarmayı ustalıkla başarıyor her kitabında. Yazarın bir sonraki kitabında buluşmak üzere, keyifli okumalar herkese:)

Yazarın biyografisi

Adı:
İlknur İgan
Unvan:
Çevirmen
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1959
1959 yılında İstanbul’da doğdu. Avusturya Kız Lisesi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Okulu, İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Köln Üniversitesi Germanistik Bölümü’nde öğrenim gördü. 1986-1991 arasında Köln’de, Almanya’nın Sesi Radyosu’nda yapımcı ve çevirmen olarak görev aldı. Anja Meulenbelt, Arno Gruen, Christa Wolf, Connie Palmen, Imre Kertész, Ingo Schulze, Peter Schneider, Tessa Korber, Alex Capus gibi yazarların yapıtlarını dilimize kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 40 okur beğendi.
  • 177,1bin okur okudu.
  • 2.549 okur okuyor.
  • 50,5bin okur okuyacak.
  • 1.167 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları