Kitap, iki küçük çocuğun bir maceraya atılarak mutluluğu aramasını konu alıyor. İki kardeş, hasta bir komşu çocuğunu iyileştirmek için mavi kuşu aramaya çıkıyorlar; bu arayış aslında insanın huzur ve güzellik peşindeki koşusunu simgeliyor. Yolculuğun sonunda kuşun kendi evlerinde, yanı başlarında olduğunu fark ediyorlar. Bu durum, mutluluğun dışarıda ya da uzakta değil; insanın kendi yuvasında ve elindekilerde saklı olduğu fikrini güzel vurguluyor. İnsanın bazen en çok aradığı şeyi gözünün önünde olduğu hâlde fark edememesi içimi burktu biraz. Kitap bana mutluluğun, öyle ulaşılması gereken büyük, devasa bir hedeften ziyade, sadece kafamızı çevirip fark etmemiz gereken bir değer olduğunu hissettirdi.
Eserde ekmek, şeker, ateş, su, ışık, kedi ve köpek birer ruha bürünerek dile geliyor. Bir fabl gibi kendi aralarında konuşup çekişmelerini okumak çok keyifliydi. Ekmek, üzerinde Türk kaftanıyla boy gösteriyor. Yazarın ekmeğe bu kıyafeti seçmesi bana ilginç geldi; acaba bizim kültürümüzde ekmeğe verilen önemi biliyordu da bilinçli bir motif mi yapmak istedi, bilmiyorum. Şeker ise suya aşık olduğu için günden güne eriyip bitiyor ama o tatlı canıyla çocuklara parmaklarından koparıp ikram etmekten de geri durmuyor. Ateş ve Su arasında zaten ezeli bir gerginlik var. Kedi, Gece ile eskiden beri o gizemli dostluğunu sürdürürken, sadık ve korumacı köpekle de sürekli bir kavga halindeler.
Kitabın gerçekten çok tatlı, insanı içine çeken bir dili var. Gece, Anılar Diyarı ve Gelecek Krallığı gibi büyülü mekânlar aracılığıyla ölüm, gizem, zaman ve hafıza gibi soyut kavramlar güzel somutlaştırılmış. En çok da derin meselelerin, iki çocuğun saf, abartısız konuşmaları ve onların çocuksu algıları üzerinden yansıtılmasını sevdim. Bu sayede kitap ölüm gibi ağır konulara değinse bile asla