Türkiye’de siyaset meydanlarının en çok istismar edilen, kürsülerde en çok bağırtılan ama içi en fazla boşaltılan kavramı nedir diye sorsanız; hiç düşünmeden "Milli İrade" yanıtını veririm. Bizde milli irade, siyasetçinin sandıktan yüzde elli artı bir oyu aldığı an cebine koyduğu bir "sınırsız yetki belgesi", hukuku ve kurumları ezmek için kullandığı bir "dokunulmazlık zırhı" olarak pazarlanır.
İşte tam da bu kavram kargaşasının, bu entelektüel çölleşmenin ortasında; Mustafa Batuhan Bozkurt’un kaleme aldığı "Milli İrade ve Demokrasi Üzerine Yeniden Düşünmek" adlı eser, o çok bağıran siyasetçilerin elinden "milli irade" oyuncağını alıp, onu olması gereken felsefi ve tarihi zemine oturtuyor.
Kitabın demokrasi literatüründeki en özgün duruşu, Türkiye’deki o hastalıklı "çoğunlukçuluk" (majoritarianism) anlayışını deşifre etmesinde gizli. Bozkurt, milli iradenin salt bir matematiksel üstünlük olmadığını, bir "sayısal kalabalığın" her zaman "haklılığı" ya da "hukukiliği" temsil edemeyeceğini sarsıcı bir dille yüzümüze çarpıyor.
Eserde çok net bir sınır çiziliyor: Oy pusulası, demokratik katılımın sadece başlangıç vizesidir; demokrasinin bizzat kendisi değil. Eğer o sandıktan çıkan irade; anayasayı, kuvvetler ayrılığını, azınlık haklarını ve basın özgürlüğünü yok ediyorsa, orada "milli irade"den değil, ancak bir "plebisiter diktatörlükten" söz edilebilir. Yazar, bu ayrımı yaparken salt Batı literatürüne sığınmıyor; meselenin Türkiye’deki tarihsel arka planını, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan o sancılı devlet-toplum ilişkisini de başarıyla süzgeçten geçiriyor.
Eserin güncel siyaset felsefesiyle kurduğu bağ, kitabın en vurucu bölümünü oluşturuyor. Bugün dünyanın dört bir yanında (ve elbette ülkemizde) yükselen otoriter popülizmin en büyük silahı, "halkın gerçek temsilcisi"