Bu kitapla birlikte yazarın doktora tezi hariç tüm kitaplarını tamamlamış oldum. Mustafa Bey genç bir avukat ve aynı zamanda kendi tabiriyle kültür tarihçisi; en azından Reşat Ekrem, İbnül Emin gibileri kendine örnek alan gayretli bir isim. Eserleri sohbet tadında. Konunun başlangıcıyla ortası arasında derin bir uçurum oluyor haliyle. Ufak bağlantıları, tanışıklıkları atlamıyor ve üşenmeden anlatıyor. Hal böyle olunca konuyu unutmak kaçınılmaz oluyor. Diğer kitaplarına göre bu eserinde bu durumu çok yaşadım. Neye başlamıştık, nereye gidiyoruz hayli koptum. Sohbetin akışkanlığı da kurtaramadı bunu. Şöyle diyebilirim ki kısa bir Karagöz tarihiyle başlayan kitap provakatif denebilecek sinema filminin hikayesiyle sonlandı ve arada Türkçe Kuran operasyonuna, Dümbüllü'nün kavuğu kendinden sonra kime geçti münakaşasına dahi dalıp çıktı.
Elbette kitap ilgilileri için kıymetli. Özellikle edebiyat öğrencileri veya bu gibi konuların meraklıları için epey malumat içeriyor. Kitapta derviş diye geçen ve bir şekilde sahne sanatlarıyla ilgilenen çoğu kimsenin Bektaşi oluşu dikkatimi çekti. Baba, dede, eren gibi isimler havada uçuşuyor. Okuyucu olarak ister istemez acaba Bektaşiliğin, daha doğrusu kendine Bektaşi diyen kimselerin serbestiyeti mi buna yol açtı diye düşündüm. Öyle ya, Karagöz ile başlayan iş, meddahlığa, tiyatroya, kantoya, hatta rüveye kadar gitmiş. Bunlardan kimisi masumane olabilir ama çoğunda içerik olarak argosu, küfürü, zennesi, kırıtması, içkisi eksik olmuyor. Bunların kimini bizzat şeyhefendi denen kimseler ayarlamış ve bizzat içeriğe dahil olmuş, kimisini onların akrabası, kimisini onların intisaplısı, kimisini dıdısının dıdısı.
Elbette insan her yerde insan. Hatası olacak, olur. Fakat tasavvuf adı altında İslam'a mugayir nefesler, şarkılar, oyunlar, içkiler