"Evren ruh varlıkları icin sonsuz, sınırsız imkanlarla dolu, bir boyutun bittiği yerde yenisinin başladığı, her ufukta yeni bir güneşin doğduğu, akıllara sığmayacak kadar muhteşem bir varoluş alanıdır. Bizler de bu devasa bütünlüğün minicik bir küresinin üzerinde, üzerimize düşeni gerçekleştirmek ve önümüzde uzanan sonsuz yolda ilerlemek üzere bedenlendik. İnsan öyle bir yüceliğin taşıyıcısıdır ki tek bir hücreye de sığar, koca bir kainata da. Ruhun varoluş macerası son sahnesi olmayan bir film gibidir. Filmin hangi sahnesine bakarsa baksın. Karşısında kendisi vardır."
İnsan… Adına beden dediğimiz organik bir kostümün içinde varoluş sahnesine çıkan, kendine rol biçen ve o rolü tutkuyla oynayan cüretkâr bir varlıktır. Dünya, bu büyük tiyatronun tozlu sahnesi; bizler ise çoğu zaman birbirimizi sadece kostümlerimizden ibaret sanan seyirciler ve oyuncularız.
Oysa unuttuğumuz bir hakikat var: Beden, yalnızca bir giysi. Biz, o giysiyi giydiğimizde sınırlı zaman ve mekânla kayıtlıyız. Ancak onu çıkarıp asıl benliğimizin saflığına döndüğümüzde, ölümün ötesinde varlığımızın kesintisiz devam ettiğini hatırlıyoruz. Spatyom, öte âlem, istasyon…
Ölüm, bir son değil; yeni bir başlangıçtır. İnsan, yalnızca bu âlemden diğerine geçiş yapar. Yol, spatyomdan geçerek devam eder ve her son dediğimiz yerde yeni bir ufuk açılır. Ufkun bittiği yerde başka bir ufkun başladığı o sonsuzluğa doğru süzülür varlık.
Bu yolculuğu anlamak, sadece ölüm sonrası hayata dair merakımızı gidermek değil; aynı zamanda yaşamı daha bilinçli, daha anlamlı kılmaktır. Çünkü ölümsüzlüğün farkındalığıyla yaşayan insan, artık hiçbir şeyi sıradan göremez.
Ölüm… Hakkında binlerce yıldır konuşulan, farklı kültürlerde ve inançlarda yorumlanan; ama yine de gizemini koruyan en büyük soru. İnsanlığın ortak kaderi olan bu