Aile bağları, ölüm, yas ve yalnızlıkla ilgili otobiyografik bir roman Ordesa. Orta yaşlı, isimsiz erkek anlatıcının monoloğunu okuyoruz baştan sona. Eşinden ayrılmış, çocuklarıyla da çok yakın bir bağ kuramamış anlatıcımız, yalnız kalmasının da etkisiyle dönüp geçmişine, çocukluğuna bakıyor, kaybettiği annesi ve babasını anıyor, onlarla olan ilişkilerini irdeliyor. Yer yer Franco dönemi İspanya’sının izlerini de gördüğümüz anlatı, herhangi bir sıralama olmaksızın, anlatıcının içinden geldiği gibi aktarılan anı ve hislerden oluşuyor. Bu nedenle, olay örgüsü arayan okurlara pek hitap etmeyebilir ancak ilişkiler -özellikle aile bağları-, hisler, geçmiş ve çocukluk anlatılarından hoşlananların çok seveceği bir kitap. Bu meseleleri layıkıyla ele almak basit gibi görünse de oldukça zor aslında bence. Her şeyden önce fazla romantizme kaçmadan o nostaljiyi hissettirebilmek, ajitasyona kaçmadan o melankolik havayı yansıtabilmek ve geçmişle olması gereken mesafeyi koruyarak yani kimseyi ya da hiçbir şeyi iyi ya da kötü yönde abartmadan, duygusuz değil ama soğukkanlılıkla işleyebilmek, tüm bu dengeleri tutturabilmek önemli. Ordesa da bu açıdan türünün iyi örneklerinden biri bana kalırsa. Büyük laflar etmeden insanın en derinlerine dokunabilen, cesur ve çok içten bir metin. Konunun ilgilisine kesinlikle tavsiye ederim. İspanyol edebiyatı beni pek hayal kırıklığına uğratmıyor zaten, İdil Dündar da çevirilerini takip etmeye çalıştığım çevirmenlerden birisi ve yine yanıltmadı her ikisi de.
“Bütün bir hayatınızı mutfağı temizlemeye adayabilirsiniz, çok sayıda kadın için bu böyleydi. Bir mutfakta yaşadılar, bu yüzden Ranillas’taki mutfağıma bakıyorum ve annemle iletişim kurmak için onu kullanıyorum. Mutfağımı okşarsam annemin ruhunu okşuyorum demektir. Yeryüzündeki tüm mutfakları