Kitabın ilk sayflarını çevirdikten sonra konuyu hiç böyle beklemiyordum. Bir anne kız öyküsünü ana tema olarak düşünmüşken Efsun’un tek başına verdiği mücadeleyi okuduk. Bir transın yaşadıklarını.
Efsun gayet güzel giden bir yaşama sahipken anneannesinin ölüm haberi ve ardından da babasının ölümüyle annesiyle bambaşka bir yaşama sürüklenirler. Efsun’un hiç sevmediği dayısı Kenan haftada bir eve girer çıkar ve onunla hiç de haz etmediği sohbetler kurar. Sürekli “kız gibi” olmamasından dolayı dem vurulan Efsun kendini erkek olduğuna inandırmak için farklı yollara başvurur. Tabii o bunların hepsini yaşarken yanında bir tek Nil vardır. En yakın arkadaşı. En azından Nil için bundan ibaret.
Kabul görmediğinizi,her haraketinizin yargılandığını,arkanızda duran kimse olmadığını,ağlamak istediğinizde sadece kendinize sarılabildiğinizi,yaşamak için hiçbir neden bulamayıp bedeninizi öldürmek istediğinizi düşünün. Ruhunuzun hiçbir yere sığmadığını. Böyle bir hikayeyi okurken ağlamamak mümkün mü?
Kabul görmemek,itelenmek,sevilmemek yeterince ağır bir duyguyken bir de insanın kendi bedenini sevememesi ona alışamamasının psikolojisi var. Olmak istediğin şey bambaşkayken sıkıştırılmak. Bunun yükünü kimsenin taşımamasını umut etmekten başka bir şey yok ellerimizde. İnsanı intihara kadar sürükleyen bu noktada Efsun,bedenini değiştirebileceğini öğreniyor. Peki o zaman ne oluyor? Annesi ne tepki verecek? Ameliyat parası ne olacak? Kovulursa nerede yaşayacak?
İnanan insan bir çare bulabilir mi gerçekten?
Bu soruların cevapları kitapta. Efsunla beraber ruhumu da alıp savrularak okudum. Acıyı ve kabul görmemişliğin gurur kırıcılığını iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir hikaye Onur’un hikayesi. Efsun olarak başlayıp Onur olarak bitireceği bir yol. Her şeye rağmen kendi savaşını kazanmaya