“Umudu yitirmemek önemliydi.”
Serinin dördüncü kitabındayım ve tuhaf bir şekilde bu dünyaya fazlasıyla bağlandım. Artık karakterler benim için birer kurgu figür değil, aynı evin içinde yaşayan insanlar gibi. Hâlâ baş karakterimizin adını öğrenemedik normalde bu durum beni rahatsız ederdi ama şimdi garip bir kabulleniş içindeyim. Yine de insan merak etmeden duramıyor. Ponpon, Gönül, Hasan, taksici Hüseyin… Hepsi o kadar canlı, o kadar sahici ki, bir süre sonra kendini onların sohbetine dahil olmuş gibi hissediyorsun. Serinin o sitcom tadındaki polisiye tonu, queer edebiyatla harmanlanınca ortaya hem eğlenceli hem de düşündüren bir atmosfer çıkıyor. Cinayetler işleniyor evet, ama anlatımın o hafifliği ve karakterlerin enerjisi her şeyi bambaşka bir yere taşıyor. Bu kitapta İstanbul’da ansızın başlayan bir seri cinayet dalgası var. Erkekler öldürülüyor; ama tuhaf bir detayla: Öldürülen erkeklere peruk takılıyor, makyaj yapılıyor ve kadın kıyafetleri giydiriliyor. Üstelik bu kişiler trans bireyler değil, heteroseksüel erkekler. Olaylar derinleştikçe görüyoruz ki, cinayetlerin arkasında yine queer bireyleri hedef alan daha karanlık bir motivasyon yatıyor. Dördüncü kitap, benim için ilk kitaptan sonra serinin en sevdiğim halkası oldu. Hem temposu hem de kurduğu atmosferle beni içine çekti. Bu seri benim için biraz “kafa dağıtmalık” bir kaçış alanı akıcı, eğlenceli ve yormayan bir okuma deneyimi sunuyor. Türünü seven herkese gönül rahatlığıyla önerebileceğim, keyifli ve kendine has bir seri.