“Olaydım olaydım bir divan şairi olaydım
Dikenini kırıp gülü bülbüle alaydım”
Efendim malûmunuzdur ki; şah beyit, bir gazelin en en güzel beyitidir. Buna canınız dilerse taç beyit dersiniz, dilerseniz mısra-i berceste de dersiniz. N. Ziya Bakırcıoğlu Beyefendi de bu kitabında Sultan Veled ile başlatıp Yahya Kemâl ile nihayete erdirdiği divan şairlerinin bahçesinin en latif, en nazenin, en hoş kokulu çiçeklerini bir vazoda cem’etmiştir. Bununla da iktifa etmemiş, söz konusu beyitlerin günümüz Türkçesindeki karşılığını ve şerhlerini de ilave etmiştir. Dil yalın ve akıcıdır. Şerhlerde divan şiirindeki belli mazmunlar da açıklanmakta böylece şiirin anlaşılırlığı yükselmektedir. Bazen şiirden hareketle başka bir şairin şiirinden de alıntılar yapılarak anlam kuvvetlendirilmiştir. Niçin bilmem, okuduğum vakitler kendimi divan şairlerinin hünerlerini, aşklarını ispat ettiği (öyle ki Mecnun’un ve Ferhat’ın yalnız adı vardır, gerçek aşık onlardır) bir mecliste hayal ettim. Biri biter, bir diğeri başlar. Alkışlar, alkışlar…
Bakırcıoğlu aynı zamanda uzunca bir süre edebiyat öğretmenliği de yapmıştır. Bu alanda dertlenmiş olmalı ki ön sözünde, bu şiire bigâne kalanlara, “divan şiirinin dili eskimiştir” diyerek sırt çevirenlere inceden inceye sitem ederek şiirin kapalılığının şiirin tabii bir neticesi olduğunu ve anlayış için incelmiş bir zevke sahip olmak gerektiğini, bu zevke sahip olmayanların Orhan Veli’yi bile anlamakta güçlük çekeceklerini beyân etmektedir. Şiir okumak farklı şiiri anlamak farklıdır. Şiir anlaşılmak için mi yazılır? değişir, kavgası edilen mevzû da bu değil zaten. Şahsî kanaatim divan şiirinin alışılmadık (!) kelimelerinin zihnimize bir öcü olarak kodlandığıdır. Bu öcüden öyle korkuyoruz ki, önümüzdeki eşikten adımımızı atıp divan şiirinin bahçesine