Bir kitabı okurken en temel beklentim, beni bir atmosferin içine çekmesi, bir düşünce çizgisine yönlendirmesi ya da en azından zihnimde bir iz bırakmasıdır. Ancak bu kitapla yaşadığım deneyim, tam tersine, sürekli “Neden okuyorum?” sorusunu kendime sormama yol açtı. İçinde benim için bir anlam taşıyan, üzerinde durmaya değer birkaç cümle elbette vardı; fakat genel olarak kitabın ne söylemek istediğini, okura ne bırakmaya çalıştığını anlamakta zorlandım.
Kitap boyunca olay örgüsü neredeyse yok denecek kadar sınırlı. Bir felsefi derinlik ya da konusal bir omurga da hissedilmiyor. Yazar sanki aklına gelen her düşünceyi, her gözlemi, her iç ses parçacığını metne dahil etmiş gibi; kurguya entegre etmek, bir bütünlük oluşturmak ya da okuru bir yere taşımak gibi bir çabası yok. Metin yer yer tamamen rastlantısal görünen, bağlamdan kopuk cümlelere ayrılıyor. İşle ilgili sinirli olduğu bir cümleden hemen sonra alttaki şu alıntı gelebiliyor:
“Ablamla bahçesinde güneşleniyoruz. ‘Bak Helen, ayağının hemen yanında çok fena bir solucan var.’”
Belirli şarkı türleriyle ilgili yaptığı bir yorumdan sonra bu alıntı gelebiliyor:
“Babam etle besleniyor.”
Yani eser bir hikâye sunmak yerine yazarın zihninden geçen ufak kırıntıları ardı ardına sıralıyor. Bir günlüğün bile sahip olduğu bütünlük duygusunu hissettirmeyen, dağınık bir akış bu. Belki de yazarın amacı buydu. Ham, işlenmemiş düşünceleri tek bir potada toplamak. Ama benim okuma deneyimimde bu da beni tatmin etmedi. Çünkü bir kitapta aradığım şey, arka planda çalışan bir düşünce sistemi, bir anlam ısrarı, bir sebep-sonuç ilişkisi veya en azından okuru içine çeken bir atmosfer. -Böyle bir isteğiniz yoksa eser belki size göredir.-
Eser, insanın gündelik kaygılarını, ekonomik sıkıntılarını, iç çatışmalarını, aşk ihtiyacını dile