Geçen hafta pazar günü Satılık’ı okumaya başladım. O gün için kitap okumaktan başka hiçbir plan yapmamıştım. Sabah saat dokuzda elime aldığım kitabı, farkına bile varmadan öğleden sonra dört buçukta bitirmiştim. Kitabın son sayfasını kapattığımda aklımdan ilk geçen şey şu oldu: “Yazar bu kitabı yazmak için belki aylarını, belki yıllarını verdi; sen ise bir günde okuyup bitirdin.” Hatta bir an, kitaba haksızlık ettiğimi düşündüm. Çünkü bazı şeyler hızlı tüketilmek için değil, tadına vara vara yaşanmak içindir. Çok sevdiğiniz bir yemeği yavaş yavaş yersiniz; lezzeti uzun sürsün, her lokmasını hissedin diye. Satılık bittiğinde de önümden en sevdiğim yemek kaldırılmış gibi bir boşluk hissettim. Ama sonra düşündüm ki, bir yazar için bundan daha güzel bir sonuç olabilir mi? Okurunu bir gün boyunca hayatın dışına çıkarıp yalnızca hikâyesinin içinde yaşatabilmek...
Satılık, yazarın ilk kitabının ruhunu taşıyan, hatta bir anlamda onun devamı niteliğinde bir eser. Karakterler, atmosfer ve mekânlar tanıdık; bu da okura yeniden eve dönmüş hissi veriyor. Ancak kitap, tanıdık olanın üzerine yeni katmanlar ekleyerek kendi ayakları üzerinde de güçlü biçimde duruyor. Akıcı dili, sürükleyici kurgusu ve canlı karakterleriyle sayfalar adeta kendiliğinden çevriliyor. En önemlisi ise Ankara artık bu hikâyelerde sadece bir şehir değil; olayların, insanların ve duyguların ayrılmaz bir parçası. Bu nedenle Fenomen ve Satılık, benim gözümde şimdiden kendine özgü bir “Ankara polisiyesi” serisinin ilk halkaları olmuş durumda. Yeni kitabı şimdiden merakla bekliyorum.