Sükut, Semih Yörük’ten okuduğum ikinci kitap oldu. İlki Son Perde’ydi ve bu kitapta yazarın dilini çok daha etkili kullandığını söyleyebilirim. Hikâye, hiç evlenmemiş Salih ile hayatın sillesini yemiş, anne babasını kaybetmiş Yeşim’in bir bankta kesişen yollarıyla başlıyor. Buradan itibaren baba-kız tadında bir bağ kuruluyor ve aslında oldukça kısa ama etkili bir hikâyenin içine giriyoruz. Salih’in hastalanıp yataklara düşmesiyle birlikte geçmişini anlatmaya karar vermesi, hikâyenin asıl damarını oluşturuyor. Duygusal yoğunluk oldukça iyi verilmiş; okur olarak o duyguyu hissediyorsunuz.
Ama bu etki biraz da okurun geçmişiyle ilgili. Eğer benzer bir yaşanmışlığınız varsa, hikâye sizi çok daha derinden yakalıyor. Okurken zihnimde yankılanan bir cümle oldu mesela: “Gözlerimin içine bak, beni sevmediğini söyle, söz hayatından çıkıp gideceğim.” Bir film sahnesi gibi ama aslında hayatın içinden. Zaten bir şeyi etkili kılan da biraz bu değil mi? Yaşanmışlık. Semih Yörük de tam burada kalbe dokunuyor; kimini geçmişiyle yüzleştiriyor, kimine acı bir tebessüm bırakıyor.
Hikâyenin ilerleyen kısmında Yeşim’in, Salih’in âşık olduğu kadını bulması ve olayları bir de onun ağzından dinlememiz bence çok kritik bir kırılma. Çünkü bu noktada okur olarak bir ikilemde kalıyoruz: Kızmalı mıyız, yoksa anlamaya mı çalışmalıyız? Çok sevilmek ve karşılık verememek korkusu, bir anda hikâyenin merkezine yerleşiyor. Kabul etmesi zor bir duygu ama en iyi yaşayanların anlayabileceği bir durum. Günümüzde değeri düşmüş gibi görünen aşk, bu hikâyede yeniden bir anlam kazanıyor.
Öte yandan bazı noktalarda aksadığını düşündüğüm yerler de oldu. Özellikle Salih’in bazı monologları yer yer tekrar hissi yaratabiliyor. Hikâye güçlü bir fikir üzerinden ilerlese de çevredeki karakterlere biraz daha yer