William Gaddis’in The Recognitions kitabını okumaya karar verdiğimde, açıkçası biraz çekindim. Kitap kalın, dili yoğun, üstelik hakkında okuduğum yorumlar genelde “zorlayıcı ama ödüllendirici” gibi ifadelerle doluydu. Ama işte bazen, zor gibi görünen şeyler insanda tuhaf bir merak uyandırıyor. Ben de o meraka kapılıp okumaya başladım. Ve gerçekten de bu kitapla yaşadığım şey, sadece bir okuma deneyimi değil, adeta bir “kayıp ve buluntu” süreci oldu.
Kitabın baş kahramanı Wyatt, resim yapma konusunda olağanüstü yetenekli biri ama yaptığı resimler hep başkalarının tarzında. Eski ustaları taklit ediyor, öyle ki onlarınkinden ayırt edilemiyor. İlk başta bu sadece bir yetenek gibi geliyor ama sonra insan fark ediyor ki, mesele aslında çok daha derin. Wyatt, bir yandan sanatıyla kendini ifade etmeye çalışıyor ama bir yandan da başkalarının gözünde tanınmak, değer görmek istiyor. Bu tanınma arzusu öyle bir hâl alıyor ki, sonunda kim olduğunu neredeyse unutuyor.
Kendimi zaman zaman Wyatt’a benzettiğimi fark ettim. Biz de bazen kendimizi ortaya koymaya çalışırken, aslında hep başkalarının bizden ne beklediğini düşünüyoruz. Kendi sesimizle mi konuşuyoruz, yoksa başkalarının sesini mi tekrar ediyoruz? Bu soru kitap boyunca zihnimde döndü durdu.
Romanın yapısı karmaşık; olaylar hızlıca değişiyor, karakterler kalabalık, diyaloglar çok doğal ama aynı zamanda dağınık. İlk başta bu beni biraz zorladı ama sonra fark ettim ki, Gaddis aslında tam da modern hayatın o dağınıklığını, kafa karışıklığını birebir yansıtıyor. Her şey net değil, insanlar birbirini pek dinlemiyor, herkes bir arayış içinde ama ne aradığını tam da bilmiyor. Bu durum bana çok tanıdık geldi.
Kitapta en çok etkilendiğim şeylerden biri de “sahicilik” meselesiydi. Gerçek olanla sahte olan arasındaki sınırın nasıl