Seçimlere yaklaşırken elimden geldiğinde geçmişi, bugünü ve geleceği daha iyi anlamak adına politik okumalar yapmaya gayret ediyorum. Özellikle bazı kavramlar ön plana çıkıyor. Totalitarizm dendiğinde aklımıza hemen Faşist İtalya, Nazi Almanya ve Sovyet Rusya dönemi geliyor. Savaşlar, ölümler, toplama kampları, düşünce özgürlüğü ihlalleri, tek partili rejimler, sindirilmiş halklar, tepkisiz topluluklar vs. Bu yönetimler artık tarihe karıştı. Peki totalitarizme ne oldu? Şekil mi değiştirdi? İşte kitap dünü, bugünü ve yarını değerlendiriyor. Putin, Kim Jong-Un, Xi Jinping, İran, İşid gibi günümüz örnekleri de değerlendiriliyor.
Her ne kadar Türkiye'den bahsetmese de ben açıkçası ülkenin bugünkü halini Mussolini İtalya'sına benzetiyorum. Mussolini ve Erdoğan arasında paralellikler kuruyorum. Mussolini İtalya'sındaki o meşhur söylem "Mussolini her zaman haklıdır" bugünün Türkiye'sinde "Erdoğan her zaman haklıdır" söylemine dönüştü. Peki bu söylemin tehlikesi nedir? Liderin eleştirilme alanını daraltıyor ve önemsizleştiriyor. Bugün toplum herhangi bir konuda rahatsızlığını dile getirmek istediğinde ya da sorumlulardan hesap sormak istediğinde karşınıza kapı gibi bahaneler çıkıyor. "Erdoğan geçmişte yaptı, yine yapar", "Gün birlik ve beraberlik günü", "Dış güçlere ve iç mihraklara inanmayalım", "Batı bizi kıskanıyor", "En kısa zamanda her şey daha iyi olacak"...
Kitapta Herbert Marcuse'nin bölümü de çok önemliydi. Totalitarizm sadece devletten değil, üretici kesimden de kaynaklanabiliyor. Sistem dediğimiz bir gerçek var. Ve bu sistem devlet ile özel sektörün iç içe geçmesinden oluşuyor. İhtiyaçlar yaratılıyor, ona göre meslekler oluşuyor, eğitim sistemi yapılandırılıyor, siyasi propaganda süreci işletiliyor, insanların dikkatini dağıtmak için yalancı bir refah yanılsaması