Bu roman, “aşk üçgeni hikâyesi” kılığına girmiş bir travma ve güç ilişkisi incelemesi.
Kitaba başlarken sıradan bir spor romantizmi okuyacağımı sanıyordum. Açıkçası bu kadar karanlık, bu kadar travmatik bir hikâyeyle karşılaşmayı hiç beklemiyordum.
Şiddet, taciz ve kötü muamele okumakta zorlananlar kesinlikle uzak durmalı.
Kadın karakterimiz İris, adını bataklıkta yetişen bir çiçekten alıyor. Hayattaki tek hedefi çok net:
meslek sahibi olmak ve kimseye muhtaç kalmamak.
Erkek karakterimiz August, ölen babası gibi bir sporcu. Adı giderek daha çok duyulan, NBA’e gitme potansiyeli olan bir basketbolcu.
Yolları bir akşam, İris’in bir barda Lakers maçını izlediği sırada kesişiyor. Hayat onları ilk kez orada yan yana getiriyor. Ama bu ihtimalin önünde tek bir engel var:
İris’in erkek arkadaşı Caleb.
Burada söylemek istediğim o kadar şey var ki Caleb hakkında. Ama ne desem spolier'a girecek. Caleb'ı okudukça şunu düşündüm:
Bazı insanlar sevdiğini sanır ama aslında sadece kontrol etmek ister. Aşk sandığın şey, bazen korkunun kılık değiştirmiş hâlidir.
Kitap 608 sayfa ama bence 1 değil 2 kitap gibiydi. Arada sadece 1 yıl atlama olmasına rağmen sanki iki kitap gibi okudum. Anlayacağınız evreleri olan bir hikaye.
August, okuduğum en güzel seven erkek karakterlerden biri. Bazı insanların sevgisi iyileştirir ya… onunki tam olarak öyle.
İris ise benim için çaresizliğin, sıkışmışlığın ve direnmenin en güzel yazıldığı karakterlerden biri. Adeta bir savaş kahramanı. Çünkü onun için Celeb'le olan ilişkisi en yıkıcı savaşlardan biri. Üstelik bu savaşta arada kalan bir de kızları var. Sarai…
Travma sessizdir; bağırmaz. İnsan onu çoğu zaman kalbinde değil, seçimlerinde taşır.
Kitabı seversiniz ya da sevmezsiniz. Bence arası olmayan bir hikaye. Travmaları olan insanların