“Vulnus”, Latince’de “yara” demek. Fakat bu yara, bir bedensel hastalıktan değil; Öteki ile karşılaşmadan, savaş meydanında alınan darbelerden doğan bir yara. Gamze Hakverdi’nin Vulnus: Kırılganlık Üzerine adlı çalışması, bu yarayı yalnızca zayıflık değil, varoluşun kurucu bir zemini olarak ele alıyor.
Kitapta “ideal” ve “kırılganlık” kavramları karşı karşıya konuyor. “İdeal”, hiç kimsenin rahatça oturamadığı, gösterişli bir koltuk gibi: hem orada, hem uzak, hem de kendi varlığını göze dayatan. Bu sabitlik ve erişilmezlik karşısında kırılganlık, koltuğa bir türlü tam oturamamak, sığamamak ve bu yüzden hep eksik hissetmekle tanımlanıyor. Ama tam da bu eksiklik, insanı insana yaklaştıran, özneyi kuran şey.
Kitabın en güçlü taraflarından biri, akademik bir soyutlamadan ziyade gerçek hikâyeler üzerinden konuşması. Ankara’dan ve Roma’dan anlatılan yaşam parçalarında kırılganlık, farklı yüzleriyle karşımıza çıkıyor: Kilolu insanların sevilmeye “hakkı” olmadığına dair toplumsal yargılar, burnunu kusurlu gören birinin kendi yeterliliğiyle boğuşması, ya da maddi durumu iyi olan birinin, olmayan arkadaşları arasında hissettiği gerginlik… Bu hikâyeler, kırılganlığın hepimizin hayatında nasıl farklı kılıklara büründüğünü gösteriyor.
Kendi okuma deneyimimde beni en çok çarpan nokta, kırılganlığın paylaşılmasının bile yeni kırılganlıklar doğurması oldu. “Ben kırılgan biriyim” dediğiniz anda bile, bu açıklık yeniden incinmenin kapısını aralıyor. Bu yüzden kitap bana, duygudaşlığın ne kadar zor olduğunu ve insanın ne kadar dikkatli davransa da kırılmaktan kaçamayacağını düşündürdü. Yine de bu kaçınılmaz kırılganlığın içinde yalnız olmadığımı görmek, bende güçlü bir duygudaşlık hissi uyandırdı.
Vulnus, kırılganlığı bir eksiklik değil, yaşamın kurucu bir öğesi olarak okumaya davet