Carl Jung, 1913’te ardı ardına yoğun rüyalar görmüş: Avrupa’yı kaplayan büyük seller, suyun kana dönüşmesi, ceset yığınları ve büyük bir yıkım sahneleri… Bu rüyalar o kadar güçlü ve rahatsız ediciymiş ki, Jung bir süre kendisinde psikoz başlangıcı olabileceğini düşünüp kendine böyle bir teşhis koymuş.
Daha sonra 1.Dünya Savaşı başlayınca, bu rüyaları kişisel bir çöküşten çok, kolektif bir felaketin sembolik habercisi gibi yorumlamış. Bu süreç de onun Kırmızı Kitap’ı yazmasına, yani bilinçdışıyla yüzleşme sürecini kayda almasına yol açmış.