Agatha Christie okumaya bir yerden başlamam gerekiyordu.
Uzun uzun “Hangi kitabıyla başlamalıyım?”, “En iyisi hangisi?” diye araştırmalar yapmadım.
Bazen bir yazara başlamak için plan değil, sadece bir his yetiyor.
Benim için o his Doğu Ekspresinde Cinayet oldu.
Bu kitabı seçerken özel bir hazırlık yapmadım.
Ne bir okuma sırası çıkardım ne de beklentimi şekillendiren incelemeler okudum.
Belki de bu yüzden kitapla kurduğum bağ daha sahici oldu.
Ön yargısız, karşılaştırmasız ve tamamen okur olarak…
Hikâye, kapalı bir mekânda geçen klasik bir cinayet kurgusu sunsa da, Agatha Christie bunu çok daha derin bir yere taşıyor.
Tren yalnızca bir ulaşım aracı değil; farklı geçmişleri, sırları ve yükleri taşıyan insanların kesişme noktası.
Ve Herkül Poirot’nun gözlem gücü, olaylara sadece mantıkla değil, insan doğasını anlayarak yaklaşması kitabın en güçlü yanlarından biri.
Okurken sadece “katil kim?” sorusunun peşinden gitmedim.
Aynı zamanda adalet, vicdan ve suç kavramları üzerine de düşünmeye başladım.
Herkesin aynı ölçüyle mi yargılanması gerekir, yoksa bazı durumlarda doğru olan başka mıdır?
Kitap bu soruları cevapsız bırakıyor ama zihinde uzun süre dolaştırıyor.
Bu kitap bana şunu hissettirdi:
Agatha Christie okumaya başlamak için “en doğru kitap” yok.
Doğru zaman, doğru ruh hâli ve biraz merak yeterli.
Benim için Doğu Ekspresinde Cinayet, Agatha Christie evrenine açılan sakin ama güçlü bir başlangıç oldu.
Bittiğinde sadece hikâyeden değil, yazarın dünyasından da bir tat aldığımı hissettim.
Devamını okumak istememe neden olan, tam da bu oldu.