Bazı kitaplar hikâye anlatır, bazı kitaplar ise insanın kendi hikâyesini yüzüne tutar. Gece Yarısı Kütüphanesi benim için ikinci türden oldu.
Eskiden içimde hep “keşke”ler vardı.
Olmayan şeyler için…
Olan ama başka türlü olsaydı dediğim şeyler için…
Verdiğim kararlar, vermediğim kararlar, kaçırdığım ihtimaller…
Nora’nın sayısız alternatif hayatı deneyebilme ihtimali ilk başta bir lütuf gibi görünüyor. Kim istemez ki?
“Acaba şunu seçseydim ne olurdu?” sorusunun cevabını bilmek…
Ama sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki mesele daha iyi bir hayat bulmak değil; bulunduğun hayatla barışabilmek.
Kitapta Nora’nın fark ettiği gibi:
Olmamız gereken tek bir kişi var. Hissetmemiz gereken tek bir varoluş var. Her şey olabilmek için her şeyi yapmamız gerekmiyor; çünkü zaten sonsuzuz. Yaşadığımız her an sonsuz olası geleceğe gebe. Bu yüzden bu hayattaki insanlara iyi davranmalıyız. Arada bir başımızı kaldırıp yukarı bakmalıyız; çünkü nerede olursak olalım gökyüzü her daim sonsuz.
İşte o sonsuzluk fikri beni en çok rahatlatan şey oldu.
Eskiden içimdeki pişmanlıklar ağırdı.
“Keşke”ler kalabalıktı.
Ama bu kitapla birlikte o kelimenin yerini yavaş yavaş başka bir cümle aldı:
“Demek ki hayırlısı böyleymiş.”
Olmayan bir şey için artık şöyle diyebiliyorum:
Demek ki benim için iyi olan buymuş, o yüzden olmamış.
Olan bir şey için de:
Demek ki bunu yaşamam gerekiyormuş.
Ve bu düşünce insana tuhaf bir hafiflik veriyor.
Sanki omuzlarından görünmez bir yük kalkıyor.
Gece Yarısı Kütüphanesi bana alternatif hayatlar değil, mevcut hayatımla barışmayı öğretti.
Geçmişi değiştirmeyi değil, bugünü sahiplenmeyi.
Ve belki de en büyük özgürlük bu.