Küçücük, belki de hiçbir amacı olmayan canlılar bile sıcağa, radyasyona ve çok daha ekstrem koşullara rağmen hayata tutunabiliyorken kendisinin bu denli çaresizce davranmasına öfkelenmişti.
Aslında tüm cevaplar doğanın içinde gizliydi. Canlılığın en küçük birimi olan hücrenin bile büyüme konusunda bir matematiği vardı. Sürekli büyüyerek hacmini geliştirmek gibi bir derdi asla yoktu. Aksine büyümesinin sınırları net bir şekilde belliydi. Eğer hücre belirli bir büyüklüğe ulaşırsa hacim-yüzey alanı oranı nedeniyle bölünmek zorunda kalıyordu. Çünkü basit bir hücre bile bu gerçeği görebilecek adalet mekanizmasına sahipti. Diğer taraftan vücudumuzda hücre bölünmesi sırasında hücreler belirli bir sayıya ulaştığında, bölünme yine kendiliğinden dururdu. İnsan fizyolojisinin kurmuş olduğu bu mükemmel denge bozulduğu an hastalık denen durum ortaya çıkıyordu. Eğer hücreler çoğalma sırasında gerekli yerde durma yeteneğini kaybederlerse kanser dediğimiz durum oluşu-yor, bir grup hücre deli gibi çoğalarak her şeyin sahibi olmaya çalışıyordu. Bir memeli hücresinin adalet anlayışını terk edip, içinde yaşadığı canlıyı öldürmeyi hedefleyen bir virüsün felsefesini sahipleniyordu.