Ah Piruze, sadece bir kadının hayat hikayesi değil; bir annenin evlat hasretiyle nasıl ilmek ilmek işlendiğinin, sabrın ve en nihayetinde o en büyük ödül olan "hatırlanmanın" romanı. Kitabı bitirdiğimde boğazımda düğümlenen o hıçkırık, aslında binlerce annenin ortak sessizliğiydi.
Piruze’nin hayatı, rüzgârın savurduğu bir yaprak gibi görünse de aslında o, fırtınada köklerine tutunmaya çalışan ulu bir çınar gibi. Bir anne olarak Piruze’yi okumak, her sayfada kendi kalbinizden bir parça bulmak demek. Onun evlatlarına olan hasreti, benim her bir düğümde, her bir ilmekte hissettiğim o derin sevgiyle ne kadar da benzer...
Unutulmamak: En Büyük Vuslat
Kitabın sonunda Amer’in o sarsıcı cümlesi: "Unutmadık seni anne, hiçbirimiz seni unutmadık..." İşte bu cümle, bir kadının çektiği tüm çilelerin, uykusuz gecelerin ve döktüğü gözyaşlarının beratıdır. Bir evladın, annesinin varlığını ve mücadelesini kalbinde taşıdığını itiraf etmesi, aslında en büyük kavuşmadır. Biz anneler bazen beklediğimiz vuslatın fiziksel bir buluşma olduğunu sanırız ama asıl vuslat, evlatlarımızın ruhunda "hiç unutulmamış" olmaktır.
Sinan Akyüz, Piruze’nin şahsında bize şunu hatırlatıyor: Sevgiyle örülen hiçbir bağ kopmaz, samimiyetle beklenen hiçbir vuslat yarım kalmaz. Kitabı ağlayarak kapatmış olsam da içimde bir yerlerde o "kavuşma" umudu yeşerdi.
Kendi hayatımda da vuslatımı beklerken, Piruze’nin sabrını ve zarafetini yanıma alıyorum. Bir gün hepimiz için o cümle kurulacak: "Gördük, bildik ve asla unutmadık."