-Siz fakir bir topluluk muydunuz?
Kendisiyle dil bakımından ne kadar anlaşabildik bilemiyorum, ama anladığım kadarını size özetliyeyim. Şöyle diyordu:
-Zenginlik nedir, buzdolabına sahip olmak mı, yoksa bazı şeyleri bozmadan korumak, canının istediği kadar yiyip doymak, hür olmak, kendine yetmek mi? Bugün Kabil gibi bir başkentte oturanların bile çoğu, merkez mahallelerde oturanların dışındakiler, evlerinin bir köşesindeki ahırlarında ve kümeslerinde inek ve tavuk, horoz besler. Kırsal kesime gittikçe bu durum daha da yaygınlık kazanır. Afganistan'da basit normal bir ailenin paraya adeta ihtiyacı yoktur. Herkesin muhakkak bir bahçe kümesi, ağılı vardır. Eh, et, süt, yumurta, yağ, sebze, buğday, un ve benzeri maddelere sahip bir insanın başka neye ihtiyacı olur? Bizde sizdeki gibi " tatlı yiyecekler", baklava, kadayıf gibi alışkanlıklar yoktur. Pek az tatlı yapılır. Onlar da daha ziyade çok az şekerli bir tür un helvasıdır. Bunun dışında yani şeker ve gazyağı gibi birkaç maddenin dışında çarşıdan, şehirden alınacak bir şey yoktur. Kendimiz üretir kendimiz yeriz. O sebeple bolluk içinde, kendi kendine yeten mutlu bir toplumduk. Bizim sorunumuz daima istilacılar, dışardan gelen zalimler olmuştur.