KIRIK BEYAZ • CAN GÜRSES
Kitapta, Kuzgun’un hayatı çevresinde gelişen olaylar anlatılmaktadır. Genç yaşta annesini kaybeden Kuzgun, annesinin isteği üzerine İstanbul’a gelir. Zorluklarla hayata tutunmaya çalışırken karşısına Bahtiyar abisi çıkar ve onunla yaşamaya başlar. Bahtiyar, bir sinema salonunda şeftir. Günlerden bir gün Kuzgun, bu sinema salonunda bir kız görür: Zambak. Kara Kuzgun ve Beyaz Zambak… İkisi birbirlerini çok sever ama Kuzgun, sevgisinin Zambak’a zarar vereceğini düşünerek bir karar alır. İki farklı dünyanın birleştiği bu aşk, ilk başta umut dolu olsa da Kuzgun’un kendi karanlığıyla verdiği mücadele, Zambak’a zarar vermemek adına aldığı kararlarla daha da derinleşir. Sonrasında hayatın iniş çıkışlarını hissettiren olaylar yaşanır. Kitabı okurken Kuzgun’a hem kızacak hem de üzüleceksiniz. Kitabın sonu ise açıkcası hiç beklemediği şekilde sonlandı.
Kitapta olayları sadece Kuzgun’un ağzından dinlemiyoruz. Bazen hikâyeler, renklerden; kırmızıdan, gri’den, maviden, sarıdan bize ulaşıyor. Duyduklarımız, Kuzgun’un gençliği ve yalnızlığıyla harmanlanıyor; sabahlığı, günlüğü, battaniyesi üzerinden yaşadığı anlara dokunuyoruz. Ve daha buraya sığdıramadığım birçok farklı bakış açısı anlatmaya başlıyor kendi gördüğü bakışı.
Yazarın kalemiyle ilk kez tanıştığım bir eser oldu. İlk sayfalarda biraz zorlandım diyebilirim. Ancak ileyrleyen sayfalarda yazarın üslubuna alışınca daha kolay okudum. Can Gürses’in dili şiirsel, masalsı...Her sayfa bir tablo, her cümle bir parça şiir gibi. Özellikle İstanbul’u anlatırken yalnızca bir şehirden değil, bir ruh hâlinden bahsediyor. O ruhun ağırlığı da, naifliği de satırlardan sızıyor.
Okurken en çok hissettiğim şey “yarım kalmışlık” oldu. Çünkü kitap bitince insana bir bütünlük değil, eksiklik bırakıyor. Ama belki de asıl