İstiklâli için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin icabı olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esaret zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete nazaran dost ve düşman nazarındaki mevkii farklı olur.
Halbuki Türkün haysiyeti ve izzet-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır!..
O hâlde, ya istiklâl ya ölüm!
İşte, hakiki kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Diğer mühim bir noktayı da ifade etmek lâzımdır. Kurtuluş çaresi ararken İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek esas gibi telakki olunmakta idi. Bu devletlerden yalnız biriyle dahi başa çıkılamayacağı vehmi bütün dimalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken, hepsini birden mağlup eden, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, tekrar onlarla husumete varabilecek vaziyetler almaktan daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
Bu zihniyette olan yalnız avam (halk) değildi; bilhassa havas (seçkinler) denilen insanlar böyle düşünüyordu.
O hâlde, kurtuluş çaresi ararken iki şey mevzu-u bahis olmayacaktı. Bir defa İtilaf devletleri'ne karşı husumetle tavır alınmayacaktı ve padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel esas olacaktı.
Millet ve ordu, Padişah ve halifenin hıyanetinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği dinî ve ananevî bağlarla boyun eğmekte ve sadık. Millet ve ordu kurtuluş çaresi düşünürken, bir taraftan da asırlardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden evvel, yüce hilafet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halife ve padişahsız kurtuluşun mânâsını anlamak istidadında değil... Bu akideye muhalif bir fikir ileri süreceklerin vay hâline! Derhal dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi olur...