Bana farklı bakış açıları kazandıran çok beğendiğim bir kitaptı. Arkadaşımın tavsiyesiyle almıştım. Depresif bir dönemde okumamamı söylemişti ama bence depresif bir dönemde okunduğunda hayata bambaşka ve daha iyi bir pencereden bakmanızı sağlayabilecek bir kitap. Yaşamın farklı yanlarını keşfettiğimizde aslında ne kadar isteyerek ve keyifle yaşayabileceğimizi gösteriyor. Aynı zamanda içimizdeki bastırdığımız duyguları, en gizli arzularımızı benimseyip kabullendiğimizde gerçekten kendimiz olarak yaşamaya başlayabileceğimizi anlatıyor. Bu duygu veya arzuları açık etmek zorunda değiliz. Fakat bunlardan utanmamayı, içimizde kabullenmeyi ve “Toplum ne der?” diye düşünmeyi bırakmalıyız. İşte o zaman önce bireyler mutlu ve kaliteli bir hayat sürmeye başlar. Daha sonra gelişmiş ve refah içinde bir toplum halini alırız.
Spoiler vermeden özet geçecek olursam, Veronika adındaki bir kızımız hayatının hep monoton olması nedeniyle ve biraz da yaşlanma ve elden ayaktan düşme korkusuyla intihar etmeye çalışıyor fakat ölmüyor. Bunun sonucunda akıl hastanesine kapatılıyor. Orada fazla hap içmiş olmaktan dolayı kalbine zarar verdiği, yaklaşık 5 günü olduğu söyleniyor. Bu 5 günde Veronika’nın nasıl hayattan keyif almayı öğrendiğini, nasıl tekrar yaşama isteğiyle dolduğunu ve ‘delilik’ dediğimiz şeyin herkesin içinde bir miktar bulunduğunu okuyoruz. Minik bir dipnot olarak da söyleyeyim : Kitabın sonu çok ters köşeydi ve çok hoşuma gitti.
Son olarak söylemek istediklerim; bu kitabı okurken akıl hastanelerinin nasıl yerler olduğunu merak edip bununla ilgili akıl hastanesinden çıkan hastaların verdikleri birkaç ropörtajı izledim. Onlara zaten “zihinsel” bir hastalıkları olduğu gerekçesiyle insan gibi davranılmaması beni çok sinirlendiriyor. Sadece basit bir şekilde “deli” olarak