Bugün çok sevdiğim bir kitabın yorumuyla geldim. “Kendine Ait Bir Oda” feministliği feminaziye dönüştürmeden anlatabilmiş harika bir makale. (Evet aslında bir kitap değil uzun bir makale olarak kaleme alınmış.)
Yazar kurmaca edebiyatta kadının yeri ile ilgili bir araştırmaya başlıyor. Bu sırada kafasında pek çok soru işareti belirmeye başlıyor. Örneğin, “Neden erkekler sürekli kadınlar hakkında yazıyor?” veya “Neden kadınlar yüzyıllar sonra yazmaya başlayıp sadece roman türüne yöneliyorlar?” Ardından yazar kadınların da yazması, hatta farklı türler yazması gerektiğini, kendilerine ait bir odaları olması gerektiğini ve bunun gerekçelerini sunuyor bizlere.
O kadar eski yıllarda, o kadar zor yaşam şartlarında (yazarın hayatını araştırmanızı öneririm) Virginia Woolf’un böyle mantıklı bir bakış açısıyla yazması büyüleyici gerçekten.
Eski bir eser olmasına rağmen öyle cümleler vardı ki, şak diye günümüz bakış açılarına oturuyordu. Hoş, teknoloji bu hızla ilerlerken insanlardaki bu ataerkil zihniyetin kaç yüzyıl sonra hala değişmemiş olduğunu görmek, kaba tabirle, bana biraz koydu.
Kitapta o kadar çok hoşuma giden, “Burası çok önemli.” dediğim kısım oldu ki, kalemimi kaldıramadım resmen satırların altını çizmekten.
Ben bir feministim ama açıkçası günümüzdeki “feministlik algısı” hiç hoşuma gitmiyor. Feminizm hak ve özgürlükler bakımından kadın erkek eşitliğine dayanıyor, ama maalesef günümüzde kendine ‘feminist’ diyen kesim %90 kadın üstünlüğünü savunur nitelikte cümleler kullanıyor. Bu da insanları feminizmden soğutuyor. Ama aslında feminizm o kadar medeni ve olması gereken bir şey ki. Baktığımızda, hepimiz insanız. Bir cinsiyet birinden daha üstün safsatası artık geride kalmadı mı?
Bunu dediğimde linçleneceğim muhtemelen ama, ben ataerkilliğe