"Heidegger’in yaptığı ilk tespiti hatırlayın. Aralarında bir
bakış açısı farkı olan, gözlemci olarak Aristo ile incelemeci, laboratuvarında çalışan modern bilimciyi ayıran süreci
kuşkusuz bir dizi tarihsel sürece bağlamak zorundayız. Bu
tabii Rönesans sonrasında modern bilimin ortaya çıkışıdır.
Ama Rönesans sonrasını böyle genel bir ruh hali diye değerlendirmek de tehlikeli olur. Çoğu toplumsal düzen Ortaçağ’dakinden pek farklı olmasa bile, tümüyle farklı, yepyeni
bir “dünyaya ilgi” biçiminin, ya da “dünyayı yaşama” biçiminin söz konusu olduğunu, ya da “dünyayı bilme” biçiminin önemli bir değişikliğe uğradığını görüyoruz. Bu ilk boyut, oldukça genel bir boyut. Heidegger’in saptadığı duruma tekabül ediyor bu. En geniş anlamıyla diyebilirim ki, antik ya da klasik düşüncenin esas olarak ortadan kaybolduğu
ve modern düşüncenin ortaya çıktığı tarihsel gelişim, önce
Rönesans’ın bilimsel devrimleriyle başladı; ardından Descartes’ın ve Kant’ın “metafizik” diyebileceğimiz devrimleri, metafiziğin içerisinde yapılmış devrimleri söz konusu. Çünkü
antik çağın şöyle bir dünyaya bakış tarzı var bunu anlamanız özellikle estetik sorunlarını tartıştığımızda faydalı olacak. Anlatırken biraz zorlanabilirim: Antik çağda, Yunanların düşüncesinde, physis yani bir akış var, yani varlıklar akıyorlar. Zaman bu akışa boyun eğiyor, bu akışın ilkesine boyun eğiyor, zaman onun bir görünümü, tanrısal bir akışın,
bir kader gibi ilerleyen bir akışın dış görünümü. Bu süreç tabii Kant’la birlikte tam tersine dönecektir, bunu tartışacağız
ilerde zaten. Ama bu akış içerisinde varlıklar ne yapıyor? İş
varlıkların ne yaptığını düşünmeye geldiğinde antik Yunan
estetik bir düşünceye başvuruyor: Aisthesis’in, yani duyumsanabilir şeylerin, bilinebilir şeylere göre, aşkın ve bilinebilir şeylere göre, özlere göre