Kültürün dün de, bugün de, yarın da tek taşıyıcısı vardır: Kitap. Hiçbir düşünce emeksiz fethedilemez. Şahikalara ancak dikenli patikalardan tırmanılabilir. Tefekkür, sürekli bir cehdin hak edilmiş mükafatıdır.Kısaca televizyon kültürü, kültürle alakasını kesmeye karar verenlerin uydurduğu bir yalandır. Batı’ nın bütün fuhşiyatını haremimize taşıyan bu kanalizasyonun hayırlı bir işe yarayacağını ummak büyük iyimserlik olur.Sirenlerin şarkısı çok masum bir hayal.Televizyonu dinlerken şuurumuz yarı uykudadır.Bu itibarla seslerin ve renklerin cümbüşü ile bir kat daha sarhoşlaşır ve kendimizden geçeriz. Eskiler “medenileşmek frengileşmek “ dir demiş. Televizyonun cömertçe dağıttığı medeniyet de bu çeşit bir medeniyet.
Hadis i şerif, “kendini tanıyan Rabbini de tanır” buyuruyor.Önce kendilerini tanımalılar; yani ikbal ve idbarlariyle tarihlerinin bütününü, kendi dillerini, kendi dinlerini,kendi irfanlarını.Sonra insanlığın tarihine eğilmek, Asya ve Avrupa’nın her düşüncesini hiçbir peşin hükme saplanmadan incelemek.Bu çetin yolculukta iki çetin yardımcıya ihtiyaç var: 1) Milli irfan hazinelerini taramaya yetecek zengin ve köklü bir Türkçe (İslam harflerini öğrenmeden böyle bir fethe çıkılabileceğini sanmıyorum).2) Bir Batı dili. Avrupa’yı imtiyazlı birkaç züppenin vesayetine ihtiyaç duymadan bizzat tetkik etmek için bir Batı dili bilmekten başka çare yoktur. Sonra “ikra” emr-i celiline uymak…