Ne zaman ölü bir beden görsem, ölüm bana bir ayrılış bir terk ediş gibi gözükür. Geride kalan cesedi ise bırakılmış bir giysiye benzetirim. Sanki birisi bir yere gitmiş de ruhunun üzerine giydiği yegâne elbisesini yanına alma lüzumu duymamış gibi.
Ve gerçek düşlerle dolu bir uykudan uyanan bir adamın ya da bulunduğu hapishaneyi yerle bir eden bir deprem sayesinde uzun yıllar yaşadığı hücrenin alışık olduğu karanlığından kurtulan bir mahkumun hissedeceği türden bir duygu uyanıyor içimde.
Ve her şeyi açıklıkla gördüğüm bu anda, ansızın bir yalıtılmışlık duygusu beliriyor içimde, varlığım bugüne dek vatandaşı olduğunu zannettiği ülkede sürgünde olduğunu fark ediyor, ansızın bir sürgün yaşamının ortasında yapayalnız buluyor kendini.
... Evde olmayan ev sahibemin, nadiren gördüğüm çocuklarının ve sadece yarın göreceğim mesai arkadaşlarımın iğrenç varlığını hissettiğim daireme dönüyorum ... Yürürken alelade bir yazıhane çalışanı gibi dikleştirdiğim yakamın içine aldığım şair boynum bu durumu yadırgamıyor, hep aynı dükkandan satın aldığım çizmelerim yağmakta olan soğuk yağmurun su birikintilerinden gayri ihtiyari biçimde sakınıyor ve İşte o anda, gerek şemsiyemi gerek onurumu bir yerlerde bırakmış olmamdan ileri gelen nahoş bir duygu, bir tasa çörekleniyor yüreğime.
.. Hani kurusunlar diye pervaza asılan ama orada unutulan, derken paçavralaşan ve amaçları temizlik olsa da yavaşça kendileri kir yuvası olan temizlik bezlerine benzediğimi düşündüm birdenbire.