Dört yılı aşkın bir çalışmanın ürünü olan roman ilginç bir şekilde Abdülhamid hakkında en az bilgiye sahip olduğumuz dönemi, Selanik yıllarını ele alıyor. Muazzam bir güce hükmederken, Şeyhülislam’dan alınan fetva ile bir gece de her şeyini kaybeden, ailesi ile birlikte bomboş bir köşkte tecrit hayatına mahkûm edilen, gazete okumasına dahi imkân verilmeyen birinin, yüz hatlarında, bakışlarında, ağzından dökülen her ifade de, vehimlerinde okumaya çalıştığımız psikolojisini doğru yansıtabilmek için, bir hatıratı değil, okurunu anlatının içine çekebilen roman türünü seçtiğini ifade ediyor yazarımız. Livaneli’nin tarihsel bir şahsiyeti dönemin koşulları içerisinde olabildiğince hassas davranarak, objektif bir şekilde ele aldığını söyleyebiliriz. Bunu sağlayabilmek için kılı kırk yaran bir çalışma yürüttüğünü ve kitabın kaynakça kısmında da paylaştığı yerli ve yabancı birçok eseri okuyup incelediğini, kitap sonundaki söyleşisinde belirtiyor.
Kitap oldukça ilginç bir Abdülhamit portesi çiziyor; tahta çıktığında kucağında bulduğu 93 harbinin tesiriyle savaştan olabildiğince uzak duran bir politika benimsediğini, bundan dolayı da sürekli bir denge durumu oluşturmaya çabaladığını anlıyoruz. Yazarın Abdülhamit’e söylettiği şu ifadeler, onun uyguladığı politikanın bir özetidir adeta; “Harpten nefret ederim. Kazanan olsun, kaybeden olsun her ülkenin belini kırar. Bu yüzden her şeyi mümkün olduğunca müzakere yoluyla çözmeye çalışırım.”
Abdülhamit Han 1867 yılında daha 24 yaşında bir şehzadeyken, Sultan Abdülaziz’in Osmanlı tarihinde ilk ve tek olan Avrupa gezisine katılıyor. Paris’i, Londra’yı geziyor. Her gittiği yerde düzinelerce fabrikanın sürekli ürettiğini, sanayide ki gelişmelerin muazzam bir boyuta vardığını fark ediyor. Hem Sultan Abdülaziz, hem de genç şehzade ve devlet