Bu kitabın ruhunu ve bana dokunan yanını tek bir alıntıyla anlatmam gerekse, işte o, sayfa 34'te altını çizdiğim bu satırlardır:
“Tanrı’ya inanmak zaten kendi, görünmez katedralini inşa etmek demektir. Onu bir kilise avlusuna dikmek için kalbinden çıkarman gerekmez.”
İşte Juette’in hikayesi benim için tam olarak buydu. Herkesin ona bir rol biçtiği, bir yere ait olmasını beklediği bir dünyada, o kendi katedralini kalbinin en derininde inşa etme tutkusunu seçti. Ve en sarsıcı olanı ne biliyor musunuz? Juette’in 12. yüzyılda yaşamış gerçek bir tarihi figür olması. Bu bilgiyi bilerek okumak, onun mücadelesine, acısına ve inancına bambaşka bir gözle bakmamı sağladı.
Bu kitap bir biyografiden çok, bir ruhun iç çekişi, bir varoluş savaşı gibiydi.
Clara Dupont’un kelimeleriyle Juette'in o görünmez katedralinin içinde gezindim resmen. Bana uzun süre unutamayacağım, sarsıcı bir okuma deneyimi ve güçlü bir karakter hediye etti. Gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
Juette'in Tutkusu
Aşk bitmişti.
Geriye yalnızca intikam kalmıştı.
Kurucular dağılmış, bir kadın örgütten atılmış, bir adamın kalbinden kovulmuştu.
Fakat başka bir adamın kalbinde sonsuza dek yaşamıştı.
Bazen aşk, sadece intikamın başka bir ismiydi.
Arkana'da bu duygu, kitaplarda bile adı anılmayan, yasaklı, en ölümcül silahtı.
Çünkü aşk, kalbi ele geçirir; intikam ise ruhu fethederdi. Biri seni yaşatır, diğeri seni öldürürdü. İkisi birleştiğinde, bütün imparatorluklara diz çöktürürdü.
Arkana'da aşk ve intikam aynı bedende yaşarsa ve o beden bir kadına aitse tarih, kanla yeniden yazılırdı.