İlk şeyden bahsedeyim, yoğun bakımda bir hastamız var, üniversite öğrencisi, tıp okuyor. Aniden bir şeyler oluyor ve şu an yoğun bakımda izliyoruz. Bugün mesai bitimi çıkmadan önce yanına gittim sohbet etmeye. Yazarak konuşuyor. "Bana bir tavsiye ver" dedim. "Hayat pamuk ipliğine bağlı, yarın ölecekmiş gibi yaşamak lazım" dedi. "Yarın öleceğini bilseydin ne yapardın" diye sordum. "Annemle ve babamla vedalaşırdım" dedi. Geçtiğimiz haftalarda durumu çok ağırlaşmıştı. "Ne hissettin" diye sordum. "Azraili karşımda gördüm sanki, hemen şehadet getirdim, çok korktum, sonrasını da hatırlamıyorum" dedi. Zaten biz o sıra uyutup entübe(ağzından soluk borusuna doğru bir tüp yerleştirip, oksijenlenmesi için makineye bağlama işlemi) etmiştik. "Hastaneye gelmeden, hayatını normal bir şekilde sürdürdüğün sırada dinine düşkün müydün, nerden geldi aklına şehadet getirmek" diye sordum. "Dindar değildim" dedi. Bir de bir ara "yemek yemek istiyorum, burada bana mama veriliyor, yemek yemeyi çok özledim" dedi. Ha bir de "sağlığına dikkat et, burası çok zor" diye de bir cümle kurdu.
Sorularımı bencilce bulanlar olabilir. Ama süreci yaşarken duruma göre davranıyorsunuz. Onu incitecek bir boyuta hiç gelmedi konuşma, aksine paylaşmak ister gibi bir hali vardı. Ki yoğun bakım sahiden zordur, orada bir odada yalnız başına aylar geçirince herhangi bir sohbeti kaçırmak istemiyor hastalar. Kaldı ki bunların çoğunu gülümseyerek konuşuyorduk, yüreğini deşerek sorguya çekmedim yani hastayı. Şehadet meselesi çok kıymetliydi. Her türlü şartta imanın en büyük yoldaş olduğunu bana bir kez daha hatırlattı. Özellikle de belirsizliklerin içerisinde sıkışıp kaldığında tek yol göstericinin iman olması -ki oldukça da fıtri bir durum bu çünkü dışarıdan bir müdahale olmaksızın insanın kalbi direkt oraya yöneliyor-