Franz kitaplı yaşamının gerçek olmadığı duygusu içindeydi. Gerçek yaşamını onunla omuz omuza yürüyenlerin dokunuşunu, onların haykırışlarını özlüyordu. Gerçek olmadığını sandığı şeylerin (bürosunun ya da kütüphanenin ıssızlığında yaptığı çalışmanın) aslında gerçek yaşamı olduğunu sandığı resmi geçitlerinse tiyatrodan, danstan, karnavaldan -başka bir deyişle, rüyadan- başka bir şey olmadıkları bir gün bile aklına gelmedi.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi olmasına rağmen, Picasso gibi resim yapmasına izin verilmiyordu. Dönem, sanatta sosyalist gerçekçiliğe izin verildiği dönemdi ve okul komünist devlet adamlarının portrelerini üretip duruyordu. Babasına ihanet etmeye duyduğu özlemi tümüyle doyuramamıştı; komünizm de babadan başka bir şey değildi çünkü, babası kadar sıkı ve kısıtlı bir baba, ona aşkı da (tutuculuğun hüküm sürdüğü dönemlerdi), Picasso'yu da yasaklayan bir baba. Sabina sonuçta ikinci sınıf bir aktörle evlendiyse, aktörün eksantrik olma konusunda bir ünü olduğu, her iki babaya da yaranamadığı için yaptı bunu.
Franz dedi ki: "Avrupalı anlamıyla güzellikte hep önceden düşünülüp taşınılmış, tasarlanmış bir yan vardır. Her zaman estetik bir hedefimiz ve uzun vadeli bir planımız oldu. Batılı bireye yıllarca uğraşarak bir gotik katedral ya da Rönesans dönemi Piazza'larını inşa etme imkânını veren buydu işte. New York'un güzelliği tümüyle farklı bir temel üzerine kurulu. Amaçlı değil. İnsan tasarımından bağımsız olarak, dikitlerle dolu bir mağara gibi fırlayıp çıkıvermiş. Kendi başlarına çirkin biçimler rastlantı eseri olarak, işin içinde hiç bir amaçlılık olmaksızın, öyle inanılmaz ortamlarda çıkıyorlar ki karşımıza, birden harikulade bir şiirle ışıl ışıl parlayıveriyorlar."
Rus devletinin bundan önceki bütün suçları son derece temkinli bir gölgenin koruyuculuğu altında işlenmişti. Bir milyon Litvanyalının yurtlarından sürülmeleri, yüz binlerce Polonyalının katledilmesi, Kırım Tatarlarının ortadan kaldırılmaları belleklerimizde hâlâ, ama ortada fotoğraflı belge yok; bu yüzden er ya da geç bunlar da yalan, uydurma sırasına girecek. Oysa dünyanın dört bir yanındaki arşivlerde hem fotoğrafları hem de filmleri saklı duran 1968 Çekoslovakya işgali böyle değil.
Çek fotoğrafçılarıyla filmcileri, yapılması mümkün olan tek şeyi en iyi biçimde yapabilecek kişilerin kendileri olduğunun fazlasıyla bilincindeydiler; şiddetin yüzünü ilerki günler için saptamak ve saklamak... Tereza üst üste yedi gün sokakları arşınladı. Rus askerleriyle subaylarının suçüstü sayılabilecek durumlarda fotoğraflarını çekti. Ruslar ne tepki göstereceklerini bilemiyorlardı. Ateş açan ya da taş atan olursa ne yapacakları hakkında kesin emir almışlardı, ama üzerlerine objektif çevrildiğinde ne yapacakları söylenmemişti.