Humbolt’un 1821’de ileri sürdüğü gibi, tarihçinin yorumbilgisi, daha sonra özne-nesne ilişkisi içinde inkâr edilecek olan, açıkça telaffuz edilmeyen ve varsayılan bir özdeşleşme öncülünden kaynaklanır. Ortak, tarihselleştirilemez ve ontolojik bir şimdinin -özgül tarihselleştirme etkinliği sırasında- bize anıştırdıkları olarak düşünebiliriz madun geçmişler olarak adlandırdığım geçmişleri. Burada tartışmaya çalıştığım gibi, bu ontolojik şimdi tarihsel zaman diziselliğini temelden çatlatmakta ve herhangi bir tarihsel şimdiyi kendi içinde parçalı hale getirmektedir.
"Postkolonyal okul, adeta tanımı itibariyle, 18 yüzyıl Avrupa'sında şekillenen ve insan bilimlerinin temelini oluşturan evrensel kavramlara -insan ve Akıl gibi soyutluklara- bağlıdır. Örneğin Tunuslu filozof ve tarihçi Hichem Djait'ın emperyalist Avrupa'yı "kendi insan vizyonunu yadsımakla" suçladığı yazılarına bu bağlanma hali damgasını vurmaktadır. Fanon'un Aydınlanmanın insan tasavvurunu terk etmemekteki direnci -Avrupa emperyalizminin bu tasavvuru yerleşimci-sömürgeci beyaz adam figürüne indirgediğini bildiği halde- bugün postkolonyal düşünürlerin küresel mirasının bir parçasıdır. Evrensel kavramlara karşı verilen mücadele bu kavramların kabulünden sonra gelir. Zira siyasal modernite koşullarından evrensel kavramları bir kenara bırakmak kolay değildir. Onlar olmasaydı modern toplumsal adalet meselelerini ele alan bir sosyal bilim de olmazdı."
Marx üzerine olan bölümün göstereceği gibi, evrenseller fikrine karşı çıkmadım fakat evrenselin modernitenin sorunlarını el alma çabamıza kaçınılmaz biçimde eşlik eden ve ancak bir tikel tarafından yeri gasp edildiğinde ana hatları görünür olan gayet değişken bir temsil olduğunu vurguladım.
Benzerlerine gündelik hayattan aşina olduğum tarihsel karakterleri 1789, 1848, 1871 ya da 1917 Avrupa devrimlerinden türetilen isimler ve kategorilerle adlandırarak bu karakterlere adeta iki misli mesafe koydugumu düşünmeye başladım. Ortaya koymaya çalıştığım tarihsel nesnellik mesafesi vardı her seyden önce. Fakat ayrıca, sömürgeci Avrupalılar kılığındaki Bengalli aktörlerin şayet Avrupalılar Bengali konuşmuş olsalar nasıl konuşacaklarını belirgin Bengali aksanlarıyla taklit ettikleri, yani Avrupalıların bizi nasıl algılamış olabileceği hakkındaki kendi klişelerini ortaya koydukları Bengali oyunlari izlerken deneyimlediğime benzer bir komik mesafe daha vardi.
Marksist tarih oyunundan ödünç aldığım Avrupa kostümlerini giydirdiğim Bengal ve Hint tarihinden karakterlerime Avrupa üzerinden bakmanın koyduğu mesafeydi bu. Es geçemedigim bir gülünçlük vardı bu
mesafe koyan ciddiyetimde.
Seküler siyasal ve toplumsal kavrayışın beraberinde getirdiği ontolojik varsayımların ikisinden uzaklaşmamız gerekiyor. Bu varsayımlardan ilki insanın başka zamansallıkların üstünü örten tek ve seküler bir tarihsel zaman çerçevesi içinde var olduğudur. Ben ise Güney Asya’daki toplumsal ve siyasal modernite pratiklerinin kavramsallaştırılması
görevinin genellikle zıt bir varsayımda bulunmayı gerektirdiğini düşünüyorum. Bu varsayıma göre tarihsel zaman yekpare değildir, kendi içinde parçalıdır. Modern Avrupa siyasal düsüncesinin ve sosyal bilimlerin paylaştığı ikinci varsayıma göre ise insan ontolojik olarak tekildir, yani tanrılar ve ruhlar son tahlilde toplumsal olanın bir şekilde öncelediği "toplumsal olgular"dır. Oysaki ben toplumsal olanın mantıksal önceliği varsayımını bile bir kenara koyarak düsünmeye çalışıyorum. Bildiğimiz kadarıyla tanrıların ve ruhların insanlara eşlik etmediği hiçbir toplum olmadı. Tektanrıcılığın Tanrısı bir 19. yüzyıl Avrupa hikâyesi olan "dünyanin büyüsünün bozulması"nda -şayet fiilen ölmediyse de- birkaç darbe almış olabilir, ancak "hurafe" olarak adlandırılan pratiklerde yasayan tanrılar ve diğer doğaüstü aktörler henüz hiçbir yerde ölmediler. Ben tanrılar ve ruhların varoluşsal olarak insanlarla eşzamanlı olduğunu ve insan olmak sorununun tanrılar ve ruhlarla bir arada var olmak sorununu içerdigi varsayımıyla dügünüyorum. Ramachandra Gandhi'nin ortaya koydugu gibi, insan olmak "Tanrının (ya da tanrıların) gerçekligini kanıtlama yükümlülügü altına girmeden ona ya da (onlara) hitap etme imkânını” keşfetmek demektir. Kendi analizimde bilinçli olarak din sosyoloji yapmaktan kaçınmamın nedenlerinden birisi budur.