Schopenhauer’ın irade öğretisinin en çarpıcı boyutu, insan varoluşunun bu kör ve doyumsuz gücün en keskin biçimde hissedildiği alan olmasıdır. İnsanda irade, şuurla birleşir yahut şuura çıkar. İnsan, iradenin evrensel doğasını yalnızca yaşamakla kalmaz; aynı zamanda onun farkına da varır. Bu farkındalık, Schopenhauer’a göre insanı diğer canlılardan ayıran trajik bir özelliktir. İnsan arzularının bitmeyeceğini bilir, tatminin geçici olduğunu bilir, ama yine de istemekten geri duramaz. Böylece insan, kendi iradesinin mahkûmu haline gelir. İnsanın trajedisinin kaynağı, şuurun genişliği ve refleksiyon gücüdür. Hayvanlar da arzularının peşinden koşar; fakat onlar yalnızca o anın ihtiyacını yaşarlar. İnsan ise arzusunun tatmin edilmeyeceğini, tatmin edilse bile kısa süre sonra yeni arzuların doğacağını bilir. Bu farkındalık, insanın kendi acısının bilincinde olmasını sağlar. Böylece insan, yalnızca acı çekmez; aynı zamanda acı çektiğini ve kaçışsızlığını da bilir. Schopenhauer’ın ünlü deyişiyle: “İnsanın varoluşu, kendi sırtında taşıdığı bir çarmıhtır.”
İnsanın en büyük dramı, hiçbir arzusunun nihai tatmin getirmemesidir. Açlık gider, yeniden doğar; cinsel istek tatmin edilir, tekrar belirir; başarılar elde edilir, ama doyum kısa sürede kaybolur. Bu döngüde insan, sürekli bir gerilim hâlinde yaşar. Bu nedenle Schopenhauer’a göre hayat, bir “acı ile can sıkıntısı” salınımıdır.
Schopenhauer’a göre fenomenler dünyasında insan, arzularının zorunlu bir sonucu olarak davranır; yani belirli dürtüler karşısında belirli tepkiler verir. Dolayısıyla günlük yaşamda mutlak özgürlük yoktur. Ancak insanın iradenin mahkûmu olduğunu fark etmesi, “özgürleşme”nin ilk adımıdır. Gerçek özgürlük, iradenin yönelimlerini bastırmakla, hatta bütünüyle inkâr etmekle mümkündür.
-Reha