Aşk ilişkileri çoğunlukla akıldan çok muhayyileye (Hayal gücü) dayanan bir tanıma ve yanılsamalar zemininde başlar.
Bu karşılaşmanın ilk etapta üzerimizde gerçekten de olumlu etki yaratabileceği, bizi sevindirerek yaşama gücümüzü artırabileceği doğrudur.
Yanılsamaya bağlı arzunun gücü ve tutku sürdükçe, sevinç de oradadır. Ancak karşımızdakini daha iyi tanıdıkça, hayal yerini yavaş yavaş gerçekliğe bırakacaktır. Karşımızdakine dair doğru bir algıya sahip olduğumuzda da, şayet bir yanılsamaya dayanmışsa sevinç hüzne ve bazen aşk nefrete dönüşür. Karşımızdakini ne kadar tümüyle uygun biçimde anlarsak; edilgen sevincin aktif sevince, tutkunun da derin ve kalıcı bir aşka dönüşmesi o kadar mümkün olur.
Spinoza'nın tutku, yani uygun olmayan bir fikre dayanan, dolayısıyla yönü kötü tayin edilmiş bir arzu olarak adlandırdığı şeye İsa, İbranice de "hedefini şaşırmış" anlamına gelen "günah" adını verir. Yüzyıllar içerisinde Hıristiyan geleneği yerleştikçe "günah", ezici bir ahlak anlayışının -Kilise'nin belirlediği, bazıları bizi güya doğrudan cehenneme götürecek olan, sonu gelmeyen günah listelerinin- yükünü taşıyan suçlayıcı bir kelime haline geldi. İncil'de böyle bir şey yoktur. İsa kimseyi ne yargılar ne suçlar. Zina yapan kadını taşlanmaktan kurtardık
tan sonra ona ettiği "Seni yargılamıyorum. Git ve bir daha günah işleme" sözünü bir Spinozacı "Arzunda büyü, onu yeniden yönlendir ve bir daha hedefi şaşırma" şeklinde ifade edebilir. Yuhanna'ya göre yargılamayan ve suçlamayan, onun yerine kurtaran ve ayağa kaldıran Mesih hep böyle davranmıştır: "Tanrı, oğlunu dünyaya, dünyayı yargılasın diye değil kurtarsın diye gönderdi."
İsa -Spinoza'ya benzer biçimde- hiçbir zaman "Bu iyi" veya "Bu kötü" demez, daha ziyade "Bu doğru", "Bu yanlış", "Bu seni büyütür" veya "Bu seni küçültür" der.
Ayrıca ahlaken kınayarak ezmek yerine sevgi dolu bir bakış veya hareketle, muhatapla rının ayağa kalkmalarına yardım eder.