ü

Ümmühan Yıldız

1 üye · 1 yeni gönderi
Takip
neşe senfonileri
her insan kendine ait bir sabahla yürür yüreğinde ferahlık taşıyanlar için hayat gece boyunca yağan yağmurun ardından ışıldayan kaldırım taşlarında onlar kimsenin fark etmediği şeylerde güzellik bulurlar çatlamış arnavut kaldırımlarında inatla tutunan sarmaşıkta eve dönen bir kedide fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusunda sevinç yüksek sesle söylenen şarkı değildir pencereye konan serçenin bakışıdır şiirleri de başkadır yaraların içinden geçen rüzgârı anlatır ve her dize unutulmuş bir kütüphaneye gün ışığı taşır hayatı omuzlarında taşırlar ama küsmeden yürürler bir kuş sesinde
Ümmühan Yıldız
Meyil
kalabalıklar çekildiğinde hayatın içinden sesler sustuğunda duvarlar bile geri çekildiğinde ve insan kendi içine bile yabancı kaldığında o zaman anlaşılır meylin nereye düştüğü iştiyakın hangi boşlukta hâlâ yanıp sönmeye devam ettiği ve niyetin hangi enkazın altında bile yönünü kaybetmediği çünkü yıkılmaz sandığın kaleler bir rüzgârın bile sabrına yenilir bir bakışın bir suskunluğun bir gecenin ağırlığına bile dayanamaz her şey gider adı kalan şeyler bile eksilir ama insan en çok da kaybettiklerinin ortasında
Ümmühan Yıldız
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Değsin
vakti gelince arkana bakmadan bırakıp gideceğin dünya burası bir yolun üstünde aynı yere çıkan ayak izleri insan neyi taşır kendine hangi yükü bırakmaz avucundan kimselere kalmayacak bir memleket için neden bu kadar ağır yürür insan bir rüzgâr geçer tozu yerinden oynatır bıraktığın izlerin her şey geride kalacaksa eğer neden bu kadar iz bırakır adımlar aynı sona çıkan yollar arasında insan neyi ispat eder kendine neye yetişir bu telaş hangi boşluğu doldurur bir gün yol bile silinirse geriye ne kalır ve sonunda her şeyin sustuğu yerde
Ümmühan Yıldız
Ihlamur Gölgesi
Yıllanmış ıhlamur ağacının heybetli gövdesinin altında duldalanmıştım sanki dünya biraz ötede kalmıştı o gün rüzgâr dalların arasından geçerken eski bir şarkının unutulmuş nakaratı gibi dokunuyordu yüzüme kabuklarına sinmiş yıllar vardı ağacın kim bilir kaç ayrılığı kaç kavuşmayı kaç sessiz bekleyişi görmüştü ben ise yalnızca seni düşünüyordum bir yaprak düştü omzuma o an anladım bazı bekleyişler kök salar toprağa bazı özlemler ağaç olur insanın içinde ve insan en çok da kendisini sakladığı yerde bulunur o gün yıllanmış bir ıhlamurun gölgesinde senden değil kendimden duldalanmıştım Ümmühan Yıldız
Ümmühan Yıldız
İstanbul
Haliç’in sularında iki yaka birbirine nazırdır bir yanda surların içine çekilmiş yorgun gölge öte yanda Ceneviz taşlarında uyuyan tuzlu hatıra aralarında köprü ne tam geçiştir ne tam ayrılık balıkçıların sabrı kadar uzun martıların ezelî çığlığı kadar eski ve zamanın unuttuğunu hatırlatan mısradır derler ki değişmiştir şehir oysa değişen insanın içidir rüzgâr yine eski yerinden eser su yine ezelden beri aynı duayı taşır dalgaya İstanbul tek yüzlü olmayan bir nûr şehir her sokağı başka vakit her taşı başka bir sır saklar teninde açan erguvanlar damarlarından sızan hatıradır üzümün en mayhoş mevsiminde insan meyhane arar bir kemerin gölgesinde bulur kendini anason buğusunda silinmiş masalarda yarım kalmış aşklar yarım söylenmiş türküler eski bir gazeldir gece
Ümmühan Yıldız
gölgesiz gece
rüzgâr yürür sessiz sokaklardan ellerim vicdanın pazarı, kelimeler kırık ay bulanık yıldırımlar iner giz, karanlığın damarlarında dolaşır patikalar silinmiş adımlarım geri çağrılır içimde suç yayılır zaman dokunduğumdan süzülür sessizlik ağır her adım içe çöker ışık direniyor ellerim açık, tutamam zaman dönmez herkes kendi ağırlığında çöker sessizlik...
Ümmühan Yıldız