y

Yerel

0 üye
Takip
Yerel Yönetimlerde Adayımız
MiyavPar partisinden Belediye Başkanı Adayımız Mırnav Patioğlu halkla buluştu. Gıdısından tek lokma haram yaş mama geçmemiş, patisi yolsuzluğa bulaşmamış, kuyruğunu dış mihraklara sallamamış hem yerli hem milli hem de tüylü aday: "Mırnav Patioğlu" 👏👏👏
Yerel
Öğrencilik hayatımın son ovariohisterektomi ameliyatıdır. Kayıtlara geçsin.
Yerel
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Günlük -9-
Bugünlerde yaşamımın arkaplanında Joep Beving - Solution çalıyor. Yalnızlık, tenhalık demekmiş. Önceleri Gürciyev müptelası olduğumda Tanrıma "hayatımın bir döneminde bile bunları dinleyebileceğim bir yalnızlığı benden eksik etme!" diye dua etmiştim. Bu duayı yinelemekten korkuyorum çünkü şimdi değilse de uzak bir gelecekte cesedim kokabilir. Cesedimin toprak altında kokacağı gerçeğini henüz hazmedememişken toprak üstünde kokmasını nasıl kabul edebilirim ki. Tanrım yalnızlıklarımı aratmayacak kalifiye birliktelikler versin amin. Gürciyev garip danslarının ve dansları kadar garip Dördüncü Yol öğretisinin dışında musikide de bir ekol oluşturmuş mudur bilemiyorum, oluşturmuşsa bu adam onun muakkibidir diyebilirim ve onu aşmış da olabilir. Her ikisinin başarısı altında koca bir Mevlânâ faktörü var. Onun için eserlerin sahibi biraz ben gibiyim, benim elimden çıkmış gibiler, benim çocuklarım. Köyümdeyim. Toprağa terfi etmeye geldim. Nefes almaya geldim. Şehirde nefes alamıyorum. Şehir ikamet sözkonusuysa benim cehennemim. Bir gün gözü karartırsam eş dost hayrına beni vazgeçirsin. Allah şehirleri ben şöyle bi' dolaşıp geri köye döneyim diye yaratmış. Asfalta sinirim bozuluyor. Her yerde motor sesi. Binalarla hiç barışık değilim. İnşaat halinde yüksek bina görmem sinkaflı küfretmeme sebeptir. Ağzı bozuk bir adam olmamama rağmen. 5 mg bisoprolol fumarat günlük dozum var şehirde. Ritim düzenler. Köyde 1,25 mg'ye düşüyor. Okul bitse bırakacağım. Beş yıllık mapushanem, yurdumun bahçesinde sabah kerahatında adımlamayı severim. Güneş ufuktan yükselirken ışıklarının çok tatlı düştüğü bir duvar dibi vardı. Bu duvar dibinde mutlaka bir süre eğlenirdim. İnşaat yapmışlar. Artık oraya güneş değmiyor. Güneşin ışığını benden esirgeme hakkını kim kendinde bulabilir ki? Güneş ışığının
Yerel
Günlük -8-
Caner Taslaman ile Ali Nesin'in tartışmasını izledim. Taslaman'ın hiçbir kitabını okumadım. Sadece bu videodan yola çıkarak konuşacağım. Yanılıyorsam kitaplarını okuyunca yanıldım derim. Taslaman tartışmaya doğrudan kusursuz tasarım savıyla başladı. Dersine iyi çalışmış bir nurcu gibiydi. Yeni olan hiçbir şey söylemiyor diyebilirim. Sadece daha önce kelamcılar tarafından serdedilmiş delilleri modern bilimin verileriyle süsleyerek sunuyor. Bunu daha önce düşünmedim ama dini içerikli tartışmalarda, özellikle tanrı ispatına dair konuşmalarda sürekli aynı telden, aynı tarzda yapılan tekrarlar konuyu ayağa düşürüyor. Nurcuların vıcık vıcık yaptığı hudus deliliyle ikna olma potansiyeli bulunan bir tane ateist yeryüzünde kalmış mıdır acaba? Bir şeyin değerini azaltmak istiyorsan onu aynı sığ şuur düzeyinde sürekli olarak tekrar et. Programın başlığının "ikna" olması, onu tarafların savlarını ortaya koyup hangisinin daha kuvvetli olduğunun ölçülmesi esasında bir münazara olmaktan çok Taslaman'ın inandırmaya çalışan, Nesin'in de inanmamakta ısrar eden bir kimlik kazandığı bir tartışma haline getirmiş. Bunlar tartışmanın seviyesini düşüren şeyler. Münazarada ikna tali bir şeydir ve amaç değil, belki sonuç olabilir. Özellikle Nesin tartışmanın ikna üzerine kurulduğuna o kadar adapte olmuş ki, "Caner Bey, boşuna uğraşmayın." bile dedi. Hiç hoş değil. İki tane iyi kötü bir şeyler okumuş yazmış insanın tartışması böyle bir temele oturmamalıydı. Taslaman kendinden çok emin ve çok konuşuyor. Çok konuşmasına rağmen benim için tartışmanın ana karakteri o değil, Ali Nesin oldu. Beni düşünmeye sevkeden çok ilginç bir konuya parmak bastı, ki tartışmadan sadece bunu alıp yavaşça uzaklaşsam bana yetebilir. "Ben tanrıya inanmıyorum, tanrı varsa beni bu yüzden cehennemde yakmamalıdır, çünkü
Yerel
Günlük -4-
Yaş, kâfir takvimine göre 25 olmuş, Dante'den bağımsız, yolun yarısı eder. Nedense ortalama insan ömrü kadar yaşayacağımı düşünmüyorum. Yaşamayı düşündüğüm her an, Onur Ünlü'nün o saçma sapan şiirlerinden birinin bir mısrası havsalamı yoklayıp duruyor, mealen aktarıyorum: Ben bu dünyadan bir kerede şerefimle geçeceğim diyor. Bir kerede geçmek. Nasıl, çok iyi laf değil mi? Hani mesela çocuklar denge becerisi isteyen oyunlar oynarken bir kerede başarılı olamazsa ikinci ve üçüncü defa dener ya, bu öyle değil diyor. Bir kerede geçeceğim, çünkü ikinci hakkım olmadığını şu anda biliyor olsam da, bu oyun bittiğinde ikinci hakka keşke çekmemek için. Şerefimle geçeceğim. Bunun üzerine konuşmayı lüzumsuz buluyorum. Ne için yaşıyoruz ki zaten. TRT, reklam mı denir, bir şey geçti. Dârü'ş-Şafaka sınavları filan tarihte yapılacakmış. Kazanan yetim öksüz yavrular üniversiteye kadar orada tahsil görecekmiş. Sonda 1863 diye bir tarih de geçti. Kuruluş tarihi. Köklü ve gelenekli bir müessese. O tarihlerde doğan bir yetimimiz vardı. Ahmed Avni Konuk. Babası Musa Kazım Efendi ve annesi o çocuk yaştayken vefat ediyor. Kendisi iptidai mektepten Dârü'ş-Şafaka'ya geçiyor. Çok yüksek kalitede bir talim ve terbiye varmış. Savaş Hoca'nın dediğine göre buranın hocaları hiç para almadan derse gelirlermiş. Zekâî Dede Hazretleri yıllarca musiki hocalığı yapmış kuruş almadan. Parlayan, gelecek vaadeden istidatlı talebelerin kulağına eğilip "Evlât.." dermiş, "Bizim falan tekkede şu günlerde meşkimiz vardır, sen de gel." Bu çocuklardan biri de Ahmed Avni Bey imiş. Savaş Hoca meşhur "Ahmed Avni Konuk, Görünmeyen Umman" biyografisini beş yol üzerine kurar. Hayat, hizmet, musiki, tasavvuf ve şiir yolu. Üstad, musiki yoluna Zekai Dede'nin bu fısıltısı üzerine revan oluyor. Sonrası malûm, Mevlevi ayini
Yerel
Günlük -3-
Sela okundu. Ben burada yaşarken dört kadar imam teselsül etti. Şimdiki, hepsinden az daha bilgili olmakla beraber, hepsi de vasat bir "diyanet personeli" eğitiminden geçmiş kişilerdi. Ezanları tat vermez, ama ezandır ya, hürmeten dinleyip mukabele edersiniz. Selalarına gelince, hemen hemen hepsi ürkütücüdür. Bildiğimiz dilkeşhaveranın, inişleri çıkışları dumurlanmış, biraz imamın eğitimsiz sesine ve biraz da sesi boğuklaştırmaktan başka bir vazife icra etmeyen hoparlörün gadrine uğramış, dinleyen için "lezzetleri kırıcı ölüm"ün ihtarnamesi olma sıfatı berdevam olan, ama peygamber aguşunu ihtar ediciliği, salt karanlığı ve toprağı düşündüren kekremsi bir ürkütücülüğe inkılap etmiş bir formu. Dilkeşhaveran.. 'Şarkın da Garb'ın da gönlünü çelen' gibi bir anlamı mı var, yanılıyor muyum? Makamın adı kalmış öyleyse. Adı dilkeşhaveran; kendi dilaşubhaveran olmuş. Bu benim gönlümü çelmiyor, taşikardimi provake ediyor. Bilmiyorum, belki imamlar suçsuzdur, belki körpe çocukluğumda idrak ettiğim iki önemli ölümün selalarının bıraktığı bir izden ibarettir bu selaların tesir ediş şekli. Bilirsiniz ya, genel itibariyle çocuklar için ölüm, özellikle yakınlarının ölümü, dünyanın hiçbir çirkin yüzüyle ve acıtıcı gerçeğiyle karşı karşıya gelmemeleri bakımından, yok olmak gibi bir konumda durur. Hem de mücerret düşünme kabiliyetleri kısıtlı olduğu için varlığı algılamada bütün ölçüleri şehadet alemidir. Ahiret, ruh, gayb falan çok çakmıyorlar. Bir şekilde anlatmaya çalışıyorsun sadece. Şeyh-i Ekber onları gökten düşmekte olan yağmur tanesine benzetmekle ne kadar güzel yapıyor. Büyümekte olan insan tekini gökten düşen yağmur damlası farzedin. Sırtı yukarıya, yüzü aşağı bakar olsun. Aşağı bakar, ama kendisi yere düşmediği, yerde bulunmadığı için aşağı bakar, yani onun için hâlâ "aşağı"
Yerel