Sela okundu. Ben burada yaşarken dört kadar imam teselsül etti. Şimdiki, hepsinden az daha bilgili olmakla beraber, hepsi de vasat bir "diyanet personeli" eğitiminden geçmiş kişilerdi. Ezanları tat vermez, ama ezandır ya, hürmeten dinleyip mukabele edersiniz. Selalarına gelince, hemen hemen hepsi ürkütücüdür. Bildiğimiz dilkeşhaveranın, inişleri çıkışları dumurlanmış, biraz imamın eğitimsiz sesine ve biraz da sesi boğuklaştırmaktan başka bir vazife icra etmeyen hoparlörün gadrine uğramış, dinleyen için "lezzetleri kırıcı ölüm"ün ihtarnamesi olma sıfatı berdevam olan, ama peygamber aguşunu ihtar ediciliği, salt karanlığı ve toprağı düşündüren kekremsi bir ürkütücülüğe inkılap etmiş bir formu. Dilkeşhaveran.. 'Şarkın da Garb'ın da gönlünü çelen' gibi bir anlamı mı var, yanılıyor muyum? Makamın adı kalmış öyleyse. Adı dilkeşhaveran; kendi dilaşubhaveran olmuş. Bu benim gönlümü çelmiyor, taşikardimi provake ediyor. Bilmiyorum, belki imamlar suçsuzdur, belki körpe çocukluğumda idrak ettiğim iki önemli ölümün selalarının bıraktığı bir izden ibarettir bu selaların tesir ediş şekli. Bilirsiniz ya, genel itibariyle çocuklar için ölüm, özellikle yakınlarının ölümü, dünyanın hiçbir çirkin yüzüyle ve acıtıcı gerçeğiyle karşı karşıya gelmemeleri bakımından, yok olmak gibi bir konumda durur. Hem de mücerret düşünme kabiliyetleri kısıtlı olduğu için varlığı algılamada bütün ölçüleri şehadet alemidir. Ahiret, ruh, gayb falan çok çakmıyorlar. Bir şekilde anlatmaya çalışıyorsun sadece. Şeyh-i Ekber onları gökten düşmekte olan yağmur tanesine benzetmekle ne kadar güzel yapıyor. Büyümekte olan insan tekini gökten düşen yağmur damlası farzedin. Sırtı yukarıya, yüzü aşağı bakar olsun. Aşağı bakar, ama kendisi yere düşmediği, yerde bulunmadığı için aşağı bakar, yani onun için hâlâ "aşağı"