“Kimliğini suistimal edip mağduriyet silahı haline getirme” diye genelleme yapmak, meseleyi tersinden okuyor. Çünkü tarih boyunca insanlar tam da kimlikleri yüzünden baskılandı: etnik kökeni nedeniyle dışlandı, cinsiyeti nedeniyle ikinci sınıf görüldü, yönelimi/kimliği nedeniyle şiddete uğradı, hatta öldürüldü. Bu geçmişin ve hâlâ süren eşitsizliklerin sonucunda bazı insanlar kimliğini daha görünür ifade etmek zorunda kalıyor; bu bir “taktik” değil, çoğu zaman hayatta kalma ve var olma mücadelesi.
“Avazı çıktığı kadar haykırmak” diye tarif ettiğiniz şeyin bir kısmı da şundan kaynaklanıyor: Uzun süre “sus”, “gizle”, “belli etme”, “normalmişsin gibi davran” denilen insanlar artık bu baskıyı taşımıyor. Bir insan “Ben Kürdüm”, “Ben eşcinselim”, “Ben feministim”, “Ben ateistim” dediğinde asıl söylediği şey çoğu zaman şudur: “Bunu saklamak zorunda değilim; aşağılanmadan var olmak istiyorum.”
Burada kritik nokta şu: “Sus” demek, yalnızca “konuyu uzatma” talebi gibi görünse de, pratikte çoğu zaman “görünme, görünür olma, kendini ifade etme” hakkına müdahale anlamına geliyor. Bu yüzden insanlar “sus” denildiğinde bunu baskı olarak algılıyor ve buna tepki veriyor. Tepkiyi “mağduriyet” diye yaftalamak ise, var olan güç dengesini yeniden kurmaya yarıyor: “Sen konuşma, ben rahatsız olmayayım.”
Ayrıca “istisnasız her azınlık bunu yapar” cümlesi de açıkça haksız bir genelleme. Bir grubu topyekûn “taktik yapan”, “işgüzar” diye etiketlemek, eleştirdiğiniz şeyi büyütür: insanların birbirini birey olarak görmesini engeller. Kimliklerin “önemli olmadığını” söylüyorsunuz; ama aynı anda kimlikleri hedef alan toplu bir itham kuruyorsunuz. Bu iki şey birbiriyle çelişiyor.
Son olarak kendinize şu soruyu sorun: Sizin görüşleriniz, kimliğiniz ya da inancınız yüzyıllarca yasaklanmış,