Pek sevdiğim iki yazar hakkında konuşacağım. Jack London; gençliği kapitalist fabrikalarda geçmiş, günde 12-13 saat çalışmış, köle gibi sömürülmüş biri. Dolayısıyla London sosyalist biri. Kitaplarında da bunu yansıtıyor.
Ayn Rand; gençliğinde Bolşevik İhtilali ile bir gecede tüm mal varlığını kaybetmiş orta-üst sınıf bir ailenin kızı, komünist Rusya'dan kaçarak bir Amerika'ya kendini atıyor. Dolayısıyla komünizme kin güden, kapitalizmi savunan biri. Kitaplarında da bunu yansıtıyor.
Bundan dolayıdır ki düşünce sistemlerini öğrenmek için okuma yapıldığında büyülenmek yerine karşılaştırma yapmak tarafsız öğrenmenin tek yoludur. Kişi tek taraflı okuma yapıldığında başkasının savaşındaki bilinçsiz bir piyondan farkı kalmıyor.
İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkiye her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddesel olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki çöküş, aktöre ve ruh değerlerini de kapsamış bulunuyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük ülkeyi, bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca etmen bu olmuştur.
Bugün Türkiye, içerisinde Orta Çağ Osmanlı bürokratik, patron-kul sistemine yer olmayan, sosyal bakımdan giderek farklılaşan, çoğulcu bir topluma doğru gelişme gösteren bir ülkedir. Yeni koşullarda, sivil ve askerî bürokrasi ve İslâmcı partiler, bu sosyal farklılaşmayı anlamak ve sorunları çoğulcu demokrasi içinde çözmeyi benimsemek zorundadır. Bugün dünya düzeni de ancak böyle bir çözümü kabul eder. Türkiye’nin içinde bulunduğu iç ve dış sorunlar bunu gerektirir.
Osmanlı uleması, devletin bağımsız işleyiş ve yasama faaliyetini, istihsan veya maslaha denilen Şeriat kuralına göre yorumlamaktaydılar. Bu ilke, şu anlama gelmekteydi: İslâm toplumu için daha iyi ne ise, o tercih edilecekti. Şeriatı daha katı yorumlayanlar ise, liberal ulemâ tarafından onaylanan devlet kanunlarının gerçekte Şeriata aykırı yenilikler, bid'at olduğunu iddia etmekteydiler. Bu iddia, devletin yasama gücünü destekleyen "resmi" veya bürokratik ulemâ ile, toplumda imtiyazlı sınıfa karşı halkın sözcüsü rolünü benimseyen "popüler" ulemâ arasında sürekli bir çekişmeye yol açmıştır. Popüler ulemâ için camide verilen hutbeler kuvvetli bir propaganda zemini sağlamaktaydı. Başka bir deyişle, Şeriatın liberal ve katı yorumları, XVI. yüzyılın ortasından itibaren Osmanlı/Türk toplumunda siyasi, kültürel ve sosyal çekişmelere yol açmış ve XIX. ve XX. yüzyılda "ilerici" akımın hız kazandığı sırada, "ilericiler" ile "gericiler" arasındaki hararetli mücadelenin ilk aşamasını oluşturmuştur.