Toplumumuzun psikopatolojisinin kültürel yansımasında sıkça gördüğümüz yapılardan biri, zorunlu ve zorlu sosyoekonomik koşullar, antropolojik yapısal zorunluluklar ve kimi zaman arzuya değil mecburiyete dayalı evlilikler nedeniyle çocuk, özellikle erkek çocuk, annenin arzu ekonomisinde özgül bir yere yerleştirilmesidir.
Çoğu zaman bu çocuk ya baştan itibaren tam anlamıyla arzulanmamış bir evliliğin ürünüdür ya da zaman içinde annenin eşine dair yaşadığı hayal kırıklığının telafisi hâline gelir.
Oysa her hayalin, kaçınılmaz olarak, kaderi her zaman aynıdır: kırılmak. Çünkü hayal, yapısal olarak gerçekle uyuşmaz.
İşte tam bu kırılma anında, baba annenin gözünde fallik değerini kaybettiğinde ya da baştan beri bu değeri hiç taşımadığında, çocuk bu eksikliği telafi edecek imgesel bir destek olarak devreye sokulur.
Burada çocuk artık bir özne olarak değil, bir nesne olarak işlev görmeye başlar.
Daha doğrusu, annenin eksikliğini dolduracak bir imgesel tamamlayıcı, bir fallik destek, bir telafi nesnesi olarak konumlandırılır.
Bu durumda çocuğa dayatılan şey, onun kendi arzusu değil, Öteki’nin idealidir. Ve ideal, her zaman Öteki’nin idealidir.
Çocuk "kendi" olmak değil; annenin eksikliğini onarmak zorundadır. Güçlü olmak, başarılı olmak, “adam olmak”, aileyi kurtarmak, annenin gururu olmak gibi yükler çoğu zaman bu yapının görünür formlarıdır.
Bu yük çocuğu ezmektedir.
Çünkü çocuk henüz ne psişik ne de bedensel olarak bu pozisyonu taşıyabilecek durumda değildir. Yine de kendisinden, babanın eksikliğini telafi etmesi, annenin kaybını onarması ve bazen ailenin bütün narsistik yatırımını sırtlaması beklenir.
Bu aynı zamanda çocuğu çok erken bir rekabet alanına iter.
Henüz özneleşme süreci tamamlanmadan, kendisini babayla, kardeşlerle, dış dünyayla ve çoğu zaman