Birini sevmek için görmeye gerek yokmuş.
Tanrı beni istediğim şeyden korusun...
Proust'un en büyük sezgilerinden biri şuydu: İnsan, gerçeği olduğu gibi değil; arzuladığı gibi görmeye meyillidir. Çoğu zaman sevdiğimiz insanı değil, zihnimizin onun üzerine kurduğu hikâyeyi severiz. Dünyayı da olduğu gibi değil, umutlarımızın, korkularımızın ve eksik yanlarımızın süzgecinden geçirerek anlamlandırırız. Bu yüzden keder, yalnızca bir insanı ya da bir şeyi kaybetmek değildir. Asıl acı, zihnimizin özenle inşa ettiği o görünmez dünyanın yıkılmasıdır. Hayal kırıklığı dediğimiz şey, gerçeğin bize ihanet etmesi değil; bizim gerçeğe kendi hayallerimizi giydirmiş olmamızdır. Belki de bu yüzden "Tanrı beni istediğim şeyden korusun." sözü derin bir bilgelik taşır. Çünkü insan her arzusunun hakikat olduğunu sanabilir. Oysa bazen en büyük lütuf, gerçekleşmeyen dileklerdir. İnsanı olgunlaştıran şey, her istediğine kavuşması değil; arzularını da sorgulayabilecek cesareti göstermesidir.
Felsefe
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
anneler ve oğullar
Toplumumuzun psikopatolojisinin kültürel yansımasında sıkça gördüğümüz yapılardan biri, zorunlu ve zorlu sosyoekonomik koşullar, antropolojik yapısal zorunluluklar ve kimi zaman arzuya değil mecburiyete dayalı evlilikler nedeniyle çocuk, özellikle erkek çocuk, annenin arzu ekonomisinde özgül bir yere yerleştirilmesidir. Çoğu zaman bu çocuk ya baştan itibaren tam anlamıyla arzulanmamış bir evliliğin ürünüdür ya da zaman içinde annenin eşine dair yaşadığı hayal kırıklığının telafisi hâline gelir. Oysa her hayalin, kaçınılmaz olarak, kaderi her zaman aynıdır: kırılmak. Çünkü hayal, yapısal olarak gerçekle uyuşmaz.  İşte tam bu kırılma anında, baba annenin gözünde fallik değerini kaybettiğinde ya da baştan beri bu değeri hiç taşımadığında, çocuk bu eksikliği telafi edecek imgesel bir destek olarak devreye sokulur. Burada çocuk artık bir özne olarak değil, bir nesne olarak işlev görmeye başlar.  Daha doğrusu, annenin eksikliğini dolduracak bir imgesel tamamlayıcı, bir fallik destek, bir telafi nesnesi olarak konumlandırılır. Bu durumda çocuğa dayatılan şey, onun kendi arzusu değil, Öteki’nin idealidir. Ve ideal, her zaman Öteki’nin idealidir.  Çocuk "kendi" olmak değil; annenin eksikliğini onarmak zorundadır. Güçlü olmak, başarılı olmak, “adam olmak”, aileyi kurtarmak, annenin gururu olmak gibi yükler çoğu zaman bu yapının görünür formlarıdır. Bu yük çocuğu ezmektedir.  Çünkü çocuk henüz ne psişik ne de bedensel olarak bu pozisyonu taşıyabilecek durumda değildir. Yine de kendisinden, babanın eksikliğini telafi etmesi, annenin kaybını onarması ve bazen ailenin bütün narsistik yatırımını sırtlaması beklenir. Bu aynı zamanda çocuğu çok erken bir rekabet alanına iter.  Henüz özneleşme süreci tamamlanmadan, kendisini babayla, kardeşlerle, dış dünyayla ve çoğu zaman
Kendini unuttuğun her an, dünyayı olduğu gibi görmeye bir adım daha yaklaşırsın… M. Kemal Sayar
“Dünyayı keşfetmek, zihni keşfetmenin en iyi yollarından biridir ve yürümek her iki arazide de seyahat etmektir. Kendinizi mekanlara bıraktığınızda, onlar da sizi size geri verir." Rebecca Solnit Geçtigimiz haftalarda Hampstead Heath parkında yaptığım bir yürüyüşten resimler. Londra gibi devasa bir metropolün göbeginde, vahşi doğasını korumayı başarmış büyüleyici bir tepe burası. Içimizdeki o bitmek bilmeyen "ben, benim, bana" diyen sesi susturup dünyanın geri kalanının sesini duyabilmek, doğuştan gelen bir lütuf değil; öğrenilebilir, geliştirilebilir bir beceridir. Bunu yapabildigimiz ölçüde daha adil, şefkatli ve ahlaklı bireyler olabiliriz. Belki de bilgeligin en sade tanımı budur: Kendinden başka bir şeyin de gerçek olduğunu, zorlukla da olsa, fark edebilmek. Kendini unuttugun her an, dünyayı olduğu gibi görmeye bir adım daha yaklaşırsın. M. Kemal Sayar