Bir kainatın inkırazına şahitmişiz gibi
mavi toprağa dönerken sırtımızı
yüzüstü kahverengi göğümüzde
kendimizi kandırmadık mı?
Tüm acıları biz sırtlamışız gibi
çarmıhta gibi sanki bedenimiz
sanki uğruna ölmüşüz de bir şeylerin
ilk kez doğmuyoruz gibi
olmayan bir devrimin kıytırık cümleleriyle
kendimizi avutmadık mı?
bak,
bakabiliyorsan mahşerine vakur saydığın adamların
o çamur ki onları anca paklar
kıpkırmızı bir göl varken yüzdükleri
su bulanmaz, yoğurt ekşimez, kuşlar türkü çağırmaz
ki bunların hiçbiri de gerek değildir
açken karnın, açıktayken sırtın
koş peynirinin peşinden kedi gibi
kusacaksın nasılsa
fare çoktan öldü, o da kırmızı göllerde yonca
nasılsa yanılsama sözlüklerde bir palavra değil mi?
yaz,
yazabiliyorsan iki melek kadar müsterih isen günahlarımı
-yeri de gelirse sevaplarımı-
tut çetelesini; vur yüzüme, sırtıma, göğsüme
yüceliğinden ödün verme bir taş yap da sat şeytana
o da taşlasın beni, sıra onda