Siyaset dünyası, insanların hiç çekinmeden birbirini çiğnediği, gözünü kırpmadan vahşice birbirlerini öldürdüğü, koskaca bir muhabere alanıydı. Ne iman kalmıştı ne de yasa.
Yaşam belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. En eski anılarını ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! Her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. Tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: Hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor, bendeki her şey bir köktabaka halinde, renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntüsü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.
Ama resmetmek, tüm bunları resmetmek artık olanaksız.
Çünkü aşk bir ağaç gibidir, kendi kendine büyür, köklerini bütün varlığımızın en derinlerine kadar uzatır ve genellikle yıkıntıya dönmüş kalpte yeşermeye devam eder.
İzahı zor olan şey bu tutkunun ne kadar körse o kadar da inatçı olmasıdır. Ne kadar mantıksızsa o kadar da dayanıklı olmasıdır.