"Bizim binadaki bir komşu. O da benim gibi çok kitap okurdu. Knut hiç okumazdı. Yazarların asla sadede gelmeyen müzisyenlere benzediğini söylerdi. Ama şu diğer adam, komşu, ne zaman asansörde karşılaşsak kolunu altında bir kitap olurdu. Benim de öyle. Bir gün bana kitabını uzatıp, 'Ben bunu bitirdim, bence sen de okumalısın,' dedi. Böylece kitap değiş tokuşu yapmaya başladık. Şahane şeyler okuyordu. Bunu nasıl tanımlarım bilmiyorum ama biriyle yolculuğa çıkmak gibi bir şeydi. Uzay mesela. Uzun süre böyle devam etti. Sahiden hoşuma giden bir pasajın olduğu sayfaların kenarlarını kıvırmaya başladım, o da sayfa kenarlarına küçük yorumlar eklemeye başladı. Tek kelimelik şeyler. Güzel. Doğru. Edebiyatın gücü biraz da burada yatar, hislerini ancak başka insanların hislerini göstererek açıklayabilen insanlar arasında aşk mektubu vazifesi görür. Bir yaz kitabın birini açtığımda içinden kum döküldü ve komşumun kitabı çok sevdiği için elinden bırakamadığını anladım. Ara sıra bazı sayfaları buruşmuş kitaplar gördüğümde ağladığını anlardım. Bir gün asansörde ona bunu söyledim ve o da bana bunu bilen tek insan olduğumu söyledi."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ro'nun o gece ona anlattıklarını, korkunç insanların birbirlerine yaptığı akılalmaz zulümleri ve savaşın cinnetini düşündü. Sonra da Ro'nun bunca şeyden sonra nasıl olup da başkalarını güldürebilen biri olarak yetiştiğini. Çünkü annesiyle babası dağlardaki zorlu kaçışları sırasında ona mizahın insan ruhunun son savunma hattı olduğunu, güldüğümüz sürece hayatta olduğumuzu, kötü kelime esprilerinin ve osuruk şakalarının çaresizliğe karşı kendilerince bir meydan okuma olduğunu öğretmişlerdi.
"Bütün çocukları sevmene gerek yok. Birini sevsen yeter. Ayrıca çocukların dünyanın en iyi ebeveynlerine ihtiyaçları yok, kendi ailelerine ihtiyaçları var. Sana karşı tamamen dürüst olayım, hadi, çoğu zaman ihtiyaç duydukları tek şey bir şoför."
"Bunu söylediğin için teşekkürler," diye yanıtladı Julia dürüstçe. "Ben sadece ya çocuğum mutlu olmazsa diye endişeleniyorum. Benim bütün kaygılarımı ve tedirginliklerimi miras alırsa diye."
"Çocuğun çok iyi olacak, göreceksin. Çok iyi derken çok sayıda tuhaflığı kapsayan bir şeyden bahsediyorum."
"Bayağı teşvik edici oldu gerçekten."
"Elinden geleni yapacak mısın, Julia? Çocuğunu hayatın pahasına koruyacak mısın? Ona şarkılar söyleyip kitaplar okuyacak, ertesi gün her şeyin daha iyi olacağına söz verecek misin?
"Evet."
"Onu toplu taşımaya bindiğinde sırt çantasını çıkarmayan o geri zekalılardan biri olmayacak şekilde yetiştirecek misin?"
"Elimden geleni yaparım."
Estelle şimdi başka bir yazarı düşünüyordu. Neredeyse yüz yıl kadar önce çocuklarınızın aslında sizin çocuklarınız olmadığını, yaşamın kendi için arzuladığı kızlar ve oğlanlar olduğunu yazan o yazarı.
"İyi olacaksın. Anne olmayı sevmek zorunda değilsin, en azından her saniye."
"Zamane gençleri. Çocuğunuzu nasıl etkilediğinizin fazla farkındasınız. Geçenlerde televizyonda bir çocuk doktoruna denk geldim. Bir nesil önce ona gelen ebeveynlerin, 'Çocuğumuz yatağını ıslatıyor, ne sıkıntısı var?' dediklerini ama şimdiki neslin, 'Çocuğumuz yatağını ıslatıyor, bizim sıkıntımız ne?' diye sorduklarını anlatıyordu. Her şeyin suçunu üstünüze alıyorsunuz."
"Muhtemelen biz de sizin neslinizin yaptığı hataları yapıyoruz. Sadece farklı versiyonları oluyor işte."