Ortaçağ'da koşullu sahiplik esası geçerliydi -itaat ettiğiniz ölçüde varlık sahibi olabilirdiniz- ve koşulsuz bireysel otoriteye teslim odaklı bir politik yapı esastı. Modern dönemde bu kural değişmiş ve bireysel egemenliğin yerini ulusal egemenlik almıştı.Oysa bugün gelinen noktada yeniden liderlerin koşulsuz egemenliğine doğru giden bir itaat toplumundan söz etmeye başlamıştık. Totaliterleşme ve lidere tapma eğilimi artık zamanın ruhunun bir parçasıydı.
...demokrasi, demokrasinin açıklarını fark etmiş bazı aktörler tarafından istismar edilmekte, üstelik eldeki sistem ' özgür seçim'lerin varlığı öne sürülerek meşrulaştırılmaktaydı.
.."demokratik ülkelerin vatandaşları kendi sistemlerinin olumlu sonuçlar ürettiğine giderek daha az inanıyorlardı. İnsanlar küresellik ve açıklık yerine sınırların kapanmasını ve ulusal çözümleri tercih ediyorlardı. Liberal demokrasilerin 'hakikat-sonrası' dönemin dezenformasyon kampanyaları karşısında ne kadar zayıf olduğu kanıtlanmış durumdaydı... Batı temellerinden sarsılıyordu"
'Göçmenler' sosyal veya ekonomik nedenlerle gönüllü olarak bir başka ülkeye gidenlere verilen addı. Bir umudun peşinde eski hayatlarını geride bırakıyor, bir bilinmezliğe doğru hareket ediyorlardı. Mülteciler ise ırk, dil, din, siyasal düşünce veya kimlikleri nedeniyle kendi ülkelerinde baskı görüp terk etmek zorunda kalanlardı.
'Regresyon' , ortaya çıkan baskı ve zorluğun katlanılamayacak düzeye geldiği ve uyum sağlanamadığı hallerde, bireyin uyum gösterebileceği daha geri/eski davranışlara tekrar kapanma olarak tanımlanıyordu.