Ülkelerin kendilerini sınırları içine hapsederek, çağdaş dünya ile en alt düzeyde ilgilenmeleri, Atatürk'ün düşüncelerine tam bir karşıtlık gösterir. O'nun kesin inancına göre, uluslar bağımsızlıkları için mücadelede başarılı bile olsalar, gelişme ve modernleşme yolunu gericiliğin ve karanlığın engellerinden temizleyemedikleri takdirde, çağdaş düşünce ve dünya ile uyumlu bir biçimde yaşayamazlar ve eninde sonunda daha gelişmiş devletlerin "kuklası" olurlar.
Karlofça, Osmanlı devletinin artık Batı için ciddi bir tehlike olmadığını, Pasarofça ise bu devletin Avrupa'da savunma durumunda bulunan ve inisiyatif alamayacak bir güç olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
"Yeniden Doğuş" anlamına gelen "Rönesans" (renaissance) sözcüğü, eski Roma ve Grek başarılarının yeniden canlandırılmak istenmesi sürecini anlatır. Rönesans döneminin yaratıcılığı, yenilikçiliği ve canlılığının asıl yürütücü gücüyse kent insanları, yani bir bakıma tüccarlardır.
Etnik bakımdan Moğol istilalarının en çarpıcı sonucu, Türk kavimlerinin Batı Asya'ya geniş çapta yayılması oldu. Kıraç ülkeleri büyük bir nüfusu beslemeye elverişli olmadığı için Moğollar kalabalık bir kavim değildirler. Bu yüzden Cengiz Han, ordularını bağlılıklarına güvenebileceği Türk boylarıyla güçlendirmekte bir sakınca görmemişti. Ne var ki, sonunda Moğol ordularındaki Türklerin sayısı, yerli Moğolları bir hayli aştı. Böylece, Türk dili Moğol ordularıyla birlikte Asya boyunca ilerledi. Moğolca konuşan azınlık, Türk kitlesi içinde eridi ve Moğolca yalnız Moğol anayurdunda varlığını sürdürdü.