'Bir gün,' demiştin,'güneşin batışını tam kırk üç kez görmüştüm!'
Sonra da şunları ekledin:
'Biliyor musun, insan üzgün olduğu zaman gün batımını sever.'
'Güneşin battığını kırk üç kez seyrettiğin gün çok üzgündün demek ki?'
Küçük Prens buna cevap vermedi.
O kadar ki, bir köylüyle bir kralı, bir soyluyla bir soysuzu, bir devlet adamıyla bir özel kişiyi, bir zenginle bir yoksulu yan yana koyduğumuzda ilk düşündüğümüz, ilk yorumumuz aralarındaki ulaşılmaz ayrılık olur. Oysa delicesine sarıldığımız bu ayrılık, giyim kuşam ayrılığından başka bir şey değildir.
İnsanı değerlendirirken sarılmış, kundaklanmış olarak bakıyoruz ona. Neden? O zaman hiç de kendinin olmayanı göstermiş, gerçek değerini anlamamızı sağlayacak yönlerini saklamış olur. Aradığımız, kılıcın değeridir, kınının değil. Kınından çıkınca belki de beş para vermezsiniz kılıca. İnsanı kendi değeriyle ölçmeli, dış görünüşüyle değil. Eskilerden birinin çok hoş bir sözü var: 'Bilir misiniz niçin büyük görünür o insan bize? Topukları yüksek de ondan.' İnsanın boyunu ayakkabılarını çıkarıp ölçmeli. Parasını pulunu, şanını şerefini bir yana bırakıp bir gömlekle çıksın karşımıza. Bakalım bedeni işe uygun mu, sağlam, zinde mi? Kafaca nasıl? Hoş mu, yetenekli mi, gerekli her tahtası yerinde mi? Düşünce dağarcığı kendinden mi, başkalarından mı? Varlığında şansının payı var mı? Canın nereden, ağızdan mı, gırtlağından mı çıkacağına aldırmıyor mu? Kendinden emin, haksever, tokgözlü mü? Bakılması gereken bunlardır; aramızdaki adaletsizlik, ayrılık bunlardan anlaşılır.