• salı günü yedi güzel adam'ın ağabeyi, kudüs aşığı şair nuri pakdil üstadı ziyarete gideceğim kimin içi içine sığmıyo bilin bakalım🤗🤗 klas duruş u heyecanla okuyorum imzası atılacak, üzerine de sohbeti edilecek inşallah😍
  • Sonra Sophronius, Hz Ömer'i Kıyame Kilisesi'ne davet etti. Kiliseyi gezerken namaz vakti girdi. Hz Ömer patriğe "Nerede namaz kılayım?" diye sordu. Rahip olduğun yerde dedi. Bunu üzerine Hz Ömer "Ömer Kıyame Kilisesi'nde namaz kılmaz. Sonra peşinden gelecek Müslümanlar, Ömer namaz kıldı diyerek burada mescid inşa ederler" diye karşı çıktı. Bir taş atımı uzaklaştı ve abasını yere sererek namaz kıldı. Hakikaten daha sonra Müslümanlar onun namaz kıldığı yere bir mescid inşa ettiler. Bu Mescit o günden beri hala ayaktadır ve Mescid-i Ömer adıyla anılmaktadır.
  • Agatha Christie macerama Ölümle Randevu ile başlamış oldum. Belçikalı dedektif Hercule Poirot serisinin 19. kitabı.
    Bu zamana kadar neden okumadım açıkçası bilmiyorum. Geç olsunda güç olmasın diyelim ve kitabımıza geçelim.
    Boynton ailesi ve beş yabancı Süleyman Oteli'nde hayatları kesişir.
    Petra gezilerinde anneleri olan Bayan Boynton cinayete kurban gider.
    Kitabın ilk sayfasında karakterler ve kim oldukları ayrıca dedektifin elindeki ipuçlarının listesi ve cinayetle ilgili dedektifin yazdığı bazı sorular ile karşılaşıyoruz. Bu çok hoşuma gitti. Önce karakterleri tanıyıp okumaya devam etmek kolaylık sağlamış.
    Ben çok beğendim ve katili ha şimdi buldum! dediğim an hep yanıldım. Sonuçta bulamadım
    Sıkmayan, heyecanlı ve merak uyandırıcı. Cinayet öncesi ufak bir gezi de yapıyoruz Kudüs'te. Lut Gölü, Amman, Ma'an, Ayn Musa ve Petra.
    Dedektifi olaya bakış açısı ve uyguladığı yöntem bana Dave Gurney serisini hatırlattı. John Verdon Agatha dan etkilenmiş gibi. Hoş etkilenmemek de elde değil.
    Söylenecek pek birşey yok çok güzeldi. Filmini de en yakın zamanda izleyeceğim. Polisiye türünü severler mutlaka okumalısınız. Hoşçakalın🤗
  • Kitap adına rağmen sadece Arap ve Latinlerin değil doğrudan Türklerin tarihine de 200 yıl boyunca ışık tutuyor.

    Bir tarafta, Emevi ve Abbasiler tarafından Endülüs ve Akdeniz kıyılarında kıstırılan Katolik Dünya, diğer tarafta ise Selçuklu komutanlarının öncülüğündeki Türklere Anadoluyu kaybeden ve Karadeniz üzerinden akınlar ile gelip Doğu Avrupa'yı istila etmeye başlayan farklı Türk kitleleri karşısında aciz kalan bir Doğu Roma var. XI. Yüzyılda Doğu ve Batı Hristiyanlığının bir hilalin pençesine düşmesi karşısında Hristiyan Dünya, hem medeniyetleri hem ilimleri hem de kuvvetleri karşısında yok olmamak için harekete geçecek ve Müslümanlar ile Türklerin kuvvetli saldırılarına, Haçlı Seferleri adı altında büyük bir kolonizasyan hareketi ve istila ile karşılık vererek savunma durumundan delicesine bir saldırı pozisyonuna geçecektir.

    Doğu Roma imparatoru Aleksios'un, güçleri karşısında tutunamadığı Selçuklu Türklerine karşı mezhep olmasa da din kardeşlerinden yardım çağrılarında bulunması ve Papa II. Urban'ın Katolikleri Müslümanların saldırılarına karşı dine sarılmaları gerektiği düşüncesiyle cennet ve ganimet vaatleri sonucunda harekete geçirmesi ile meydana gelen Haçlı Seferleri, insanlık tarihinin en kıyıcı savaşlarına ve katliamlarına sahne olmuştur.

    Öyle ki, Latin tarihçiler bile sırf Kudüs ve Antakya katliamlarını anlatırken kendilerinden utandıklarını dile getiriyor, bilek hizasına kadar kana bulanan sokakların tasvirini yaparak bu vahşet karşısında titriyorlardı. Doğuya gelen Avrupalı şövalye ve krallar ise katlettikleri müslümanları, yıktıkları şehirleri ve kendilerini takip eden dini kitlelerin parçalayıp yedikleri insan cesetlerini mektuplarında çekinerek anlatıyorlardı.

    Bu barbarlığa, intikam arzusuna ve yıkıma rağmen Müslüman Dünyanın yöneticileri ise öyle bir batağa saplanmış ki, değil başlatılan büyük kolonizasyon hareketinin tehlikesinin farkına varmak, Antakya şehri kaybedilirken bile birbirini öldürmek, kuyusunu kazmak ve itibarını kırmak için birlik olmaktan kaçınarak şehri ve insanlarına ölüme terk ediyorlar. İlerleyen Haçlılara karşı kaybedilen şehirlere ise bir Şamlı bir Halepli o şehri yöneteceğine Latinlerin eline geçsin diyerek yardım etmiyor, kendi din kardeşlerini ölümün pençesine atıyorlardı. Atabeyler ve yerel yöneticiler yozlaşmışlığın, bencilliğin ve kendi çıkarlarının uğruna yaşananlara tepkisiz kalıyor hatta Latinler ile ittifak etmenin yollarını arıyorlardı...

    Amin Maalouf bizzat bu savaşlar sırasında yaşamış olan tarihçilerin sıcağı sıcağına yazıya geçirdiklerini, iki yüz yıl boyunca yaşanan olayları ve gerçekleri olabildiğine objektif bir biçimde bir araya getirmiş ve iyi bir araştırma ile takdire şayan bir eser ortaya çıkarmış.

    Kitap bize, Haçlı Seferleri sırasında Müslümanların birlik olmaktan ne kadar uzak olduklarını ve düşmana karşı ne kadar aciz kaldıklarını acı bir şekilde gösteriyor. Ayrıca Arap coğrafyasının Selçuklu Türklerini işgalci olarak gördüklerini ve tüm devlet ileri gelenlerinin diz çöktüğü Selçuklu Sultanlarına rağmen halkın gözünde devletin yöneticisinin Bağdat'taki Abbasi Halifeleri olduğunu da çok güzel anlatıyor bu kitap; geçmişe duyulan romantizme karşı biz Türklere de iyi bir ders veriyor aslında.

    Halifenin ve Sultanın kendi meseleleri yüzünden Akdeniz şeridini nasıl yalnız bıraktıklarını, Latinlerin istilasına rağmen nasıl halen daha devletin başının kim olduğuna bir türlü karar veremeyip iktidar için birbirlerine düştüklerini çok güzel anlatıyor.

    Sonuç olarak bu kitap tarihin Müslümanlar açısından tozpembe olmadığını, birbirlerine düşerek nasıl parçalandıklarını ve ortak bir düşmana karşı bile nasıl bir araya gelip savaşamadıklarını gözler önüne seriyor. Hristiyan bakış açılı anlatıya karşı seferlerin yapıldığı topraklarda yaşayan insanları anlamak ve o dünyaya karışabilmek için Arapların Gözünden Haçlı Seferleri gerçek bir hazine. Okumak ve tarihin bu acı döneminden büyük dersler çıkarmak gerekiyor çünkü bugün yaşananlar bile o günden çok farklı değil ve tarih değil, hatalar tekerrür eder.
  • Sesini her dinleyişte başım dönüyor dünya dönüyor. Şiirlerin yüreğimi başka dünyalara götürüyor dünyam..
    Senin dünyanda buldum hep kendimi..
    Kudüs şiirin hele o sesin yüreğimi dağladı hepçoktanemm..
  • Okumadan önce alabildiğine uzanan Anadolu bozkırının bir köşesinde sandığım Zeytindağı'nın aslında Kudüs'ü tepeden seyreden bir konumda bulunduğunu Falih Rıfkı Atay'ın ilk sayfalarından öğreniyorum. Türk toprakları aslında nerelermiş.Arap çoğunluğuna sahip bölge toplumu aynı dine mensup olmamıza rağmen bizi neden benimsememis? Oldukça acı gerçekleri görüyoruz. Osmanlı'nın son döneminde bir Paşa'nın yardımcı subayı olarak görüyoruz Falih Rıfkı Atay'ı . Harika dersler bulunan bir kitap. Tekrar tekrar okumayı düşünüyorum.