Yazar, Harun neslinden gelen bir kâhin ya da en azından Harun neslinden gelen kâhinlerin çıkarlarını temsil eden biriydi. Bu nedenle yazarın erkek olması olasıdır. Yahudalı, hatta daha kesin olarak söylemek gerekirse Kudüslüydü. Yazar Kudüs'teki kâhinlik uygulamalarını tam olarak biliyor ve metinlere ulaşabiliyordu; çünkü Kâhinler metninde kurban uygulamaları, buhur yakılması, kâhin giysileri, Mişkan ve Mişkan'ın eşyalarıyla ilgili ayrıntılı tasvirler bulunmaktadır. Yazar, Kudüs'ün Kildanilerin eline geçtiği MÖ. 587 yılından önce yaşamış ve yazmıştı.
Mescidi Haram’a yönelmeyi emreden ayetin vahyedilmesiyle Müslümanlar Kabe’ye yönelerek namaz kılmaya başlamışlardır. Daha önceden yöneldikleri yöne (Kudüs) dönmeyi ifade eden bir Kuran ayeti ise yoktur. Bu da bizce, Müslümanların “namaz kılın” emrini aldıklarında namazın ne olduğuyla ilgili bir anlayışa sahip olduklarını gösteren, bu emirle beraber ehli kitabın uygulamalarında da gördükleri şekilde namaza başladıklarını gösteren delillerden birisidir. (Aşağıda bu husus daha detaylı işlenecektir.) Bu anlayışa namaz kılınırken nereye dönüleceği de dahildi, bu yüzden Kuran vahyi gelmeden önce Kudüs’e dönmüşlerdi. Fakat Kuran’ın vahyiyle bu husus değiştirilip Kabe’ye dönülmüştür.
‘’Hinduların Ganj Nehrinin sularında kenndilerini arındırmaları gibi yıllar sonra Hıristiyanlar, Kudüs yakınındaki bu nehirde arınmaya çalışıyorlardı. Oysa kutsallık yüklenen sularda arınmaya Tanrı’nın inanacağını beklemek büyük bir yanılsamaydı. Çünkü Tanrı’ya yakarmak için bu tür törenlere hiç gerek yoktu. Tanrı samimi bütün dilekleri, içten yakarışları duyardı. Tanrı çıkarcı ibadetleri, gösterişli tapınmaları sevmezdi. İnsanlık sadece vaftiz olarak tüm günahlarından arınmış olsaydı, yeryüzündeki nehirlerde, okyanuslarda yer kalmazdı. Bay Deist, ‘’Vicdan arınmadıkça, beden arınmaz!’’ dedi.’’
Söz konusu İslam toprağı, Müslümanların ilk kıblesi ve üçüncü kutsal mescidi ise özgürlüğüne kavuşturmak için yürütülen cihad, Allah katında en şerefli, en büyük ve en yüce cihattır.