Allah'ı bilmek başka, iman etmek başkadır. Bilmek akılla ilgilidir, iman ise kalple.
Şeytan da Allah'ı biliyordu. Hatta meleklerden daha çok biliyordu; ismini, kudretini, azametini, cennetini ve cehennemini tanıyordu. Ama bildiği halde secde emrine karşı geldi. Kibri, bildiği o büyük gerçeği imana ve teslimiyete çevirmesine engel oldu.
Bilmek, bir hakikatin varlığını kabul etmektir; iman etmek ise o hakikatin karşısında kibrinle yok olmak, sonsuz aşkınla var olmaktır..
İman etmek, sadece zihinde onaylamak değil; bildiğini tasdik etmek, teslim olmak ve boyun eğmektir. Sadece "Allah var" demek yetmez.
Firavun da boğulurken, "İsrailoğullarının inandığı ilahın hak olduğunu anladım" dedi. Bildi. Ama o bilgi, can boğaza gelmeden önce kalpte bir "teslimiyet"e dönüşmediği için, sadece bir itiraf olarak kaldı ve fayda vermedi.
Bilmek, ham ve kuru bir malumattır; bir nakil işidir. İman ise o malumatla yanmak, aşkla yaşamaktır; bir hal işidir.
Bilgi, insanı bir kürsüye çıkarıp alim yapar; iman ise insanı secdelere indirip kul yapar.
Ebu Cehil de Peygamber’i biliyordu. Nesebini, dürüstlüğünü, "Emin" oluşunu en yakından bilenlerdendi. Kendi aralarında "Muhammed yalan söylemez" diyorlardı.
Bildiği halde iman etmedi. Çünkü iman, dünyevi menfaatlere, kökleşmiş gurura, nefsin "ben" diyen sesine rağmen, her şeyden vazgeçip "Lebbeyk" (Emret Allah'ım, buradayım) diyebilmektir.
Bilgi bir ışıktır; ancak iman, o ışığın içinde saklı aşkı bulup ruhunda sonsuza dek yaşamaktır.
Bir yanda şüphe barındırmayan bir malumat, diğer yanda hiçbir hesap gütmeyen bir teslimiyet...
Biri zihni aydınlatır, diğeri ruhu diriltir. İnsanın kurtuluşu, bildiği her şeyi kalbinde O'nun rızasıyla yoğurup ebedi bir "aşk"a dönüştürebilmesindedir.
___ /Güven Taşdemir